öyle zavallı bir halin var ki,
ey penceremden görünen ağaç!
bilmiyorum nesin; kestane? erik belki, ayırt edemem...
sen biliyor musun?
etrafındaki tüm ağaçlar kışı uğurluyor,
cemreleri sayıyorlar bir bir
çiçek açmaya hevesli tomurcukları
sen güzü karşıladığını sanıyorsun, sararmış yapraklarınla...
çiçeklerini mi kuruttular, yoksa sen mi kurudun?
güz geçeli çok oldu ağaç!
karlar yağdı da eriyip köklerine bile ulaştı
haberin yok mu?
toprak da mı küstü sana su vermiyor?
yoksa sen de benim gibi en çok sonbaharı seviyorsun da
yaz gelmesin mi istiyorsun?
ama sen ağaçsın!bahar gelecek, bahar dallarının altından sevgililer geçecek...
çiçeklerin sevgililerin saçlarını süsleyecek...
belki onlardan biri ben olacağım,
hani olmaz ya,
belki baharımın ilk çiçekleri
sevdiği'nin gönlünden toplanacak...
sonra yine akşam olacak, sana baktığım yerden,
-işte tam burdan-
ağlayacağım,
sana ağlayacağım,
kendime ağlayacağım,
en çok da
hiç bir şeye ağlayacağım...
ben ağladıkça hızlanır yağmurlar, belki sen de getirirsin kendi baharını.
kuşlar konar dallarına
gece güne dönerken,
uykusuzluğumdan dallarındaki kuşlar uyandırır beni...
hadi uyu zavallı ağaç,
bahara yor düşlerini
ben uyandırırım seni...
1.3.2008
21 Ekim 2009 Çarşamba
12 Ekim 2009 Pazartesi
ankara'ya dair bir iki söz...
her yıl ankara'ya binlerce yeni üniversite öğrencisi gelir. 17-18 yaşlarında evinden, hayatından, toprağından kopup konacak dal arayan kuşlara benzer çoğu...ürkek, şaşkın, meraklı, heyecanlı, çekingen... bakarlar şehre dikkatlice, incelerler, gezerler, sıkılır sonra çoğu...
şudur çoğunun fikri, tercüman olayım:
" bu ne biçim şehir böyle?
her taraf bina, yeşil diye bir şey yok, deniz yok!
toz, duman, kalabalık, trafik...
pahalı..."
sevilmez ankara... o da sanki bunu bilir gibi, güzel görünmez kimseye. düz bir ovaya kurulmuş bir şehirdir işte! basittir, kaybolacağın sokakları yoktur, istanbul gibi. hiç bir yol denize çıkmaz, kızılay'a varırsın sonunda.
bir parça deniz göreyim diye gölbaşı'na kaçarsın, o da mavi değildir! zaten deniz gibi sonsuzluk hissi uyandıramaz insanda, karşı kıyıyı görürsün...
sıkılırsın tekrar. ne yapılır bu şehirde?
bu soruyu pişmanlık izler. keşke istanbul yazsaydım, keşke bir sene daha hazırlansaydım, vs...
ankaralı olmayan bilmez ankara'yı. seven de niye sevdiğini bilmez ya, sever yine de. ankara'ya dair söyleyecek bir iki kelamı vardır hiç olmazsa.
şanssızdır ankara. her adımı her hareketi istanbul'la kıyaslanır. istanbul edalı genç kız, ankara asık yüzlü, takım elbiseli adam! hani devlet demektir ya ankara; aslında devlet artık istanbul'dan da uzaktır!
ben yüksel caddesi'nde dolaşmayı, olgunlar'dan kitap, sakarya'dan çiçek almayı severim. çocukluğumun ankara sanat tiyatrosu oyunları geliyor aklıma, operet sahnesinin görkemi...
ankara kalesi'nin beypazarı'nın dik ve dar sokaklarında dolaşmayı severim, elimde mutlaka bir fotoğraf makinesi...şiir okumayı severim bu şehirde... en çok da ahmed arif yakışır bu şehre, kar altındaki varoşları anlatırken!
belki de en keyiflisi ankaralı olmayan, pek de sevmeyen birine kuğulu parkı anlatmak ve yüzünde 'bu kadar önemli olan nedir?' diye soran bakışı izlemektir. belki de samanpazarı'nı, bakırcıları anlatmak uzun uzun... anlaşılmayacağını, anlatamayacağını bilerek, ama inatla severek...
şudur çoğunun fikri, tercüman olayım:
" bu ne biçim şehir böyle?
her taraf bina, yeşil diye bir şey yok, deniz yok!
toz, duman, kalabalık, trafik...
pahalı..."
sevilmez ankara... o da sanki bunu bilir gibi, güzel görünmez kimseye. düz bir ovaya kurulmuş bir şehirdir işte! basittir, kaybolacağın sokakları yoktur, istanbul gibi. hiç bir yol denize çıkmaz, kızılay'a varırsın sonunda.
bir parça deniz göreyim diye gölbaşı'na kaçarsın, o da mavi değildir! zaten deniz gibi sonsuzluk hissi uyandıramaz insanda, karşı kıyıyı görürsün...
sıkılırsın tekrar. ne yapılır bu şehirde?
bu soruyu pişmanlık izler. keşke istanbul yazsaydım, keşke bir sene daha hazırlansaydım, vs...
ankaralı olmayan bilmez ankara'yı. seven de niye sevdiğini bilmez ya, sever yine de. ankara'ya dair söyleyecek bir iki kelamı vardır hiç olmazsa.
şanssızdır ankara. her adımı her hareketi istanbul'la kıyaslanır. istanbul edalı genç kız, ankara asık yüzlü, takım elbiseli adam! hani devlet demektir ya ankara; aslında devlet artık istanbul'dan da uzaktır!
ben yüksel caddesi'nde dolaşmayı, olgunlar'dan kitap, sakarya'dan çiçek almayı severim. çocukluğumun ankara sanat tiyatrosu oyunları geliyor aklıma, operet sahnesinin görkemi...
ankara kalesi'nin beypazarı'nın dik ve dar sokaklarında dolaşmayı severim, elimde mutlaka bir fotoğraf makinesi...şiir okumayı severim bu şehirde... en çok da ahmed arif yakışır bu şehre, kar altındaki varoşları anlatırken!
belki de en keyiflisi ankaralı olmayan, pek de sevmeyen birine kuğulu parkı anlatmak ve yüzünde 'bu kadar önemli olan nedir?' diye soran bakışı izlemektir. belki de samanpazarı'nı, bakırcıları anlatmak uzun uzun... anlaşılmayacağını, anlatamayacağını bilerek, ama inatla severek...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)