22 Şubat 2010 Pazartesi

herkes bebek doğar

7 aydır bildiği(bilir mi acaba?) dünyada yeni bir aşama kaydediyor minicik kolları, ayaklarıyla. emeklemeyi öğreniyor... kim bilir ne uzun geliyordur ona o bir metrelik yol. uzunluk görecelidir ama değil mi? can baba da demiyor mu:

"en uzun mesafe ne afrika'dır
ne çin
ne hindistan
ne seyyareler,
ne yıldızlardır geceleri ışılayan...
en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan..."

bizim bir adımımız, onun için hayatının yolu. yolun sonunda renkli oyuncaklar olmasa kendini zorlamayacak bile, yolunun amacı belli yani. ulaştığındaki sevinci görmek ise inanılmaz bir keyif. Egemiz güvenli sığınağında, onu koşulsuz seven insanların arasında. dışarıdaki dünya onun için yoldan geçen arabalar haricinde bir şey ifade etmiyor. uykusunda ise seyre doyum olmuyor.

rakel dink'in hrant dink suikastının ardından söylediği sözleri hatırlıyorum: "katil 17 yaşında olsun 27 yaşında olsun, bir zamanlar onun da bir bebek olduğunu biliyorum. bir bebeği bir katile dönüştüren karanlık süreç sorgulanmalıdır." evet bir katil de zamanın birinde ege gibi bir bebekti. bebekken kimse onun bir katil olacağını düşünemezdi. çünkü o sadece bir bebekti. belki hayat ona adil davranmayacak, belki hayat yoluna yanlış insanlar çıkaracaktı. peki o karşısına çıkan yanlış insanlar da bebek doğmamış mıydı? peki ilk kim suçluydu? insanlığın içine ilk kötülük tohumlarını kim ekmişti?

galiba böyle cevapsız( belki de cevabı aşikar) sorular arttıkça o "en uzun mesafe" giderek uzuyor. kimse karşısındakini anlamaya uğraşmıyor. dünya, onlar dünyada bile değilken çizilmiş yollarının doğrultusunu değiştiremeyen insanlarla dolup taşıyor. bu yolun kıvrımlarından biri etnik kimlik oluyorsa, biri sınıf oluyor...

70 gündür sakarya caddesini eylem alanına çeviren TEKEL işçilerinden bir haber geliyor, Batman çadırından. ankara'daki babasını özleyen 4.5 yaşındaki gamze'nin stresten saçları dökülmüş. anlatıyor babası, eskiden kızımın altın saçları vardı diye. gamze'nin bir işçi kızı olarak doğmaktan başka neydi kabahati? peki ya babasının? hayat gamze'nin anlayabileceği kadar basit değil belki de. ben de anlamıyorum ya... peki ya babası, gamze "neden burdasınız?" dediğinde ne cevap veriyordur acaba?

bence yeni bir yol deneyelim. hükümete diyelim ki, neler olup bittiğini TEKEL çadırlarının küçük misafirlerine anlatın!. babalarının TEKEL'de çalışırken bir parçaları haline gelen hastalıklarını sağlık bakanı anlatsın mesela. babalarının, annelerinin sahip oldukları hakların ellerinden alındığını bir de adalet bakanı'ndan dinlesin çocuklar. 28 şubat'ta çadırlar yine kalkmazsa polisin yapacaklarını başbakan anlatsın. kendi çocuklarına anlatır gibi, o çocukların babalarının yaşadıklarını kendileri yaşıyormuş gibi...

ege büyüyor... şimdi yabancısı olduğu dünyaya uzatıyor dallarını. yakında kök salmaya çalışacağı dünyaya... haksızlıkların, bebek doğduklarını unutan adamların daima var olacağını bilsem de...
umut fakirin ekmeği demiyorum, yok, ama hala herkesin kendi şansını yaratabileceğine ve ufak bir kıvılcımın bir yangına dönüşebileceğine inancımı yitirmiyorum.

15 Şubat 2010 Pazartesi

çatısız evler şehri

Ankara'dan geç kalmış bir firardayım. her zaman olduğu gibi bozkırda biriken sözcükler denize karşı dökülüverdi kalemden... huzur elle tutulur bir şey olsaydı eğer, denize karşı bir demli çay olurdu kesin! işte huzur... elimde, duyuyorum... ankara'nın çok uzağında, duruyorum... önceden defalarca geldiğim bu şehri, yalnız kalmışken, anlamaya çalışıyorum.

garip bir şehir mersin. burayı en iyi anlatabilecek sözcük bu sanırım: garip. alışkanlıklarımın uzağında... ankara'ya o hep yakıştırılan ciddiyetin sadece "Bakanlıklar"a özgü olduğunu iddia ederdim ya, burada o ciddiyetin ne demek olduğunu anlamaya başladım! bir kere burada kravatlı bir resmiyet görmek olası bile değil. kimse bir yerlere de yetişmiyor. eve giden dolmuşu kaçırmak bırakın paniğe yol açmayı, önemsenecek bir olay bile değil, bütün dolmuşlar neredeyse aynı yollardan gidiyor nasıl olsa... tabi bütün bu rahatlığın yanında da inanılmaz hızlı bir hayat yaşanmıyor değil. sahil yolunda 150 ile giden araçlar, polisin ambulansın susmayan sirenleri...

tabi bu dediklerim daha çok kış ve bahar aylarında gözlemlenebilecek hadiseler; zira yazın şehrin sakinlerini(iki anlamıyla da) sokaklarda görmek zor. neden mi? mersinin, insanı hareket etmese de terleten, sıcağına ve nemine dayanamayan şehir halkı yaylaya ya da yazlığa göçtüğü için. ikisi de yoksa ne mi yapılıyor? klimalı bir köşe bulunup sığınılıyor, dışarıya açılan bütün kapılar kapanıyor. mersin'de yazlık kavramı da ayrı bir alem. ege'nin o sevimli tatil sitelerinden eser yok ya da çok nadir görülüyor burada. burada yazlıklar şehir merkezini çıkar çıkmaz başlayan, ve sanırım silifke'ye kadar aynı düzende devam eden, denizin dibinde ve denize paralel kondurulmuş 10-15 katlı apartmankondular. böyle dedim, çünkü bu yapıların gecekondulardan hiç bir farkı yok. hatta çocukluk yıllarımın "gecekondu"larıyla kıyaslarsam onlardan bin kat daha çirkin. çarpık yapılaşmanın çok büyük bir alana yayılmış örneği yani. ve bu manzara mersin şehir merkezinde de oldukça yaygın. şehirdeki yüksek sıcaklığın bir sebebi de bu yapıların denizden gelen rüzgarı kesmesi sanırım. neyse ki merkezde sahil binalara yar olmamış, şurda denize karşı keyif sürebiliyoruz...

sadece şu yazıya başladığımdan beri geçen sürede etrafımda gördüğüm insanları yazsam bile konu bakımından zengin bir yazı olurdu... mersin kozmopolitlikte istanbul'la yarışabilir çünkü. tarsus'tan, antakya'dan göçen araplar, torosların dağ köylerinden gelen yörükler, doğu illerinden göçen kürtler... yazlıklara ülkenin dört yanından gelen halkı saymıyorum bile! bu kültür karışımı, ilçesi tarsus gibi binlerce yıllık bir geçmişi olmasa da mersin'e kendi kültürünü yaratması için zemin hazırlıyor. başarabilir mi bilinmez, zaman gösterecek...

bilmem kaçıncı çayım da bitiyor... ve bu şehri sözcüklerle anla(t)maya ara verip, biraz da "siyah-beyaz"la anla(t)maya gidiyorum...

12.02.2010

(bu arada, başlıkta "çatısız" dememin sebebi binalarda güneşin etkisini azaltmak için (çatı soğuk kesimlerde görülür daha çok), çatı yerine dam yapılması. yüksek bir yerden bakınca yalnızca damlar ve deniz görülüyor)

muhabbetle.