geleneksel odtü tiyatro şenliği odtü oyuncularının "kafkas tebeşir dairesi" adlı brecht oyunuyla başladı. her yıl olduğu gibi bu yıl da tiyatro şenliğini ve odtü oyuncularının oyununu merakla bekledik, çıktığı gün davetiyelerimizi aldık ve bugün mimarlık amfisindeydik. 20.00 de başlayacak oyun için kapı 20.10-20.15 gibi açıldı. sıra neredeyse bize gelmişti ki, daha fazla kişi alamayacaklarını, salonun dolduğunu söylediler. oysa bizim de, bizden arkadaki en az 30 kişinin de davetiyesi vardı. dahası hatalarını kabul etmek yerine bu duruma bahaneler bulmaya çalıştılar. biletlerin fotokopiyle çoğaltıldığını, bileti olmayan insanların girdiğini söyleyerek neredeyse özür dilemesi gereken bizlermişiz gibi davrandılar. hatta "erken gelecektiniz" bile dendi! sanki biz erken gitsek başkaları dışarıda kalmayacakmış gibi. zaten bu konuşmalar sürerken kapı yüzümüze kapatıldı, ışıklar söndü ve zaten en son odtü oyuncularından bize cevap veren tek bir kişi kalmıştı!
her sene öğrencilerin bahar şenliği gibi heyecanla bekledikleri bir etkinliktir tiyatro şenliği. peki ama neden öğrencileri böyle kendilerinden soğutacak bir olay, daha da önemlisi bir tavırla karşılaştık? elinde bileti olanların salona girememesinin nedenleri sayılabilir, ama hiç biri sağlam bir temeli olan nedenler değil. mesela, zaten paralı olmayan bir etkinliğin biletlerinin fotokopiyle çoğaltılması çok saçma değil mi? şenlikte zaten sahipsiz biletler paylaşılır, ya da biletliler alındıktan sonra biletsizler de alınır(dı!). hem böyle bir şeyi yapacak olan kaç bilet için yapar? önden bileti olmayanların girmesi ise zaten her sene karşılaşılan, odtü oyuncularının iyi bildiği ve engel olmaları gereken bir durum. ayakta alınmaması bu oyun için anlaşılabilir bir durummuş salon bütünüyle kullanıldığı için, oyunu görmedim tabi daha ama... şu an için en akla yakın neden fazla bilet basılması olarak görünüyor. bu konuda odtü oyuncularından bir cevap bekliyoruz.
bütün bu sebepler bir yana, sonuçta odtü oyuncuları da amatör bir öğrenci topluluğu ve eksikleri, hataları olabilir, en üzücü olan, durumu açıklayan arkadaşların tavrıydı. aceleyle kusura bakmayın ama... dendikten sonra perde kapandı, kapının önüne pano çekildi. bu sırada yine en azından hatalarını kabul etmelerini beklerken daha erken gelseydiniz gibi bir tepkiyle karşılaştık, ve bunu söyleyen arkadaş o kadar öfkeli insanla karşı karşıya kalırken diğerleri çoktan içeri gitmişlerdi bile. sonrasında bire bir konuşunca anlayış göstersek de arkamızda kalanlar tepkilerine devam ediyorlardı.
keşke sadece çıkıp düzgünce durumu anlatsalar, hatalarını kabul etseler ve hiç değilse o an için ellerinden gelen bir şeyin olmadığını söyleselerdi. soğukta o kadar zaman odtü oyuncularının performansını izlemek için beklemiş insanlara,"seyircilerine" değer verdiklerini göstermiş olurlar, "burnu kaf dağında" yakıştırmasını böylesine sahiplenmezlerdi.
odtü oyuncularından hala bir açıklama bekliyoruz.
22 Nisan 2010 Perşembe
19 Nisan 2010 Pazartesi
bir ben var bende benden içeru
sürekli çabalayan bir ben var ortada. hayatımdaki her şeye çabalıyorum. eminim böylesi "oldum" sanmaktan daha iyidir ya, çaba yorgunluğu da beraber getiriyor hep. bu aralar en çok mühendis olmaya çabalıyorum. sınavlara çalışarak değil ama. bir hocamız bu okulu 7 senede de bitirirsiniz ama mühendis olamazsınız demişti, ben onun tersini de düşünüyorum. bu okulu 4.00 ortalamayla da bitirmek mühendis olmaya yetmez. kedi-ciğer hikayesi değil, böyle yazmama sebep. her sınavda tavan yapan mühendistir diye bir şey yok. kariyer günlerinde gözüne girdiği ülkenin en iyi şirketlerinden birinde müdür olmak da değildir mühendislik. mühendislik bir hayat görüşüdür falan deyip işi sulandırmayacağım, ya da umut sarıkaya'dan örnekle "mühendis iyidir abi, dağ başına koy çalışır, şantiyeye koy çalışır" da demeyeceğim. diyeceğim şudur ki...
mühendisi diğer meslek gruplarından ayıran en önemli özellik yaptığı işin topluma en yakın oluşudur. tıp'ı dışarıda bıraktım, çünkü tıp birebir insanla ilgili zaten. hangi mühendislik alanına bakarsanız bakın, teoride toplum yararı güdülen konularla ilgilenir. peki pratiğe geldiğimizde neden mühendislik denilince akla ilk prestijli bir iş, bol maaş geliyor?
çünkü toplum yararına olan her şey büyük şirketlerin, devletlerin zararına oluyor. bakın termik santraller, depremde yıkılan evler, karadeniz sahil yolu, vs. tüm bu saydıklarım proje sahiplerine çok paralar kazandırdı, itibar da sağladı. bunları yaparlarken kullanacakları mühendisleri bulmak içinse, mühendis kelimesinin içi boşaltıldı, bir kılıf olarak süslü bir balonun üstüne geçirildi.
plan gayet açık. şirketler ihalelere girer, iş alırlar. çalıştıracak mühendise ihtiyaç vardır. az ve değerli mühendislerin sayısı artırılır, ki kalite düşsün, insanlar işverene muhtaç olsun diye. sonunda sayıları ihtiyacın kat kat fazlası olan mühendisler yapay bir rekabete düşürülür. "yetkin mühendislik" diye bir şey çıkarılır, onun hissesinden odalar da payını alır. sonunda şirket lütfedip birini işe alır, yukarıda saydığım gibi insanlık yararından uzak işler yapar, ve mühendise susmak düşer; çünkü kapı oradadır, dışarıda senin gibi binlerce var'dır.
şirket mutlu, patron mutlu, devlet mutlu. herkesin işine geliyor böylesi. ve tanımlarda kalıyor mühendislik.
yarın kalırsam bölümü uzatacak bir dersin sınavı varken böyle şeyler düşünüyorum işte. geleceğe, geleceğimize bir yandan karamsar bakıyorum, bir yandan da bir kenarda oturup şikayet etmekse diğer seçenek, sonuna kadar reddediyorum.
imza: Mechanical Engineers'ın American Society'sine kabul edilmeyi bir halt sanan ve 60 liraya sertifikalı eğitim düzenleyen bir topluluğu olan bir mühendislik bölümü öğrencisi.
mühendisi diğer meslek gruplarından ayıran en önemli özellik yaptığı işin topluma en yakın oluşudur. tıp'ı dışarıda bıraktım, çünkü tıp birebir insanla ilgili zaten. hangi mühendislik alanına bakarsanız bakın, teoride toplum yararı güdülen konularla ilgilenir. peki pratiğe geldiğimizde neden mühendislik denilince akla ilk prestijli bir iş, bol maaş geliyor?
çünkü toplum yararına olan her şey büyük şirketlerin, devletlerin zararına oluyor. bakın termik santraller, depremde yıkılan evler, karadeniz sahil yolu, vs. tüm bu saydıklarım proje sahiplerine çok paralar kazandırdı, itibar da sağladı. bunları yaparlarken kullanacakları mühendisleri bulmak içinse, mühendis kelimesinin içi boşaltıldı, bir kılıf olarak süslü bir balonun üstüne geçirildi.
plan gayet açık. şirketler ihalelere girer, iş alırlar. çalıştıracak mühendise ihtiyaç vardır. az ve değerli mühendislerin sayısı artırılır, ki kalite düşsün, insanlar işverene muhtaç olsun diye. sonunda sayıları ihtiyacın kat kat fazlası olan mühendisler yapay bir rekabete düşürülür. "yetkin mühendislik" diye bir şey çıkarılır, onun hissesinden odalar da payını alır. sonunda şirket lütfedip birini işe alır, yukarıda saydığım gibi insanlık yararından uzak işler yapar, ve mühendise susmak düşer; çünkü kapı oradadır, dışarıda senin gibi binlerce var'dır.
şirket mutlu, patron mutlu, devlet mutlu. herkesin işine geliyor böylesi. ve tanımlarda kalıyor mühendislik.
yarın kalırsam bölümü uzatacak bir dersin sınavı varken böyle şeyler düşünüyorum işte. geleceğe, geleceğimize bir yandan karamsar bakıyorum, bir yandan da bir kenarda oturup şikayet etmekse diğer seçenek, sonuna kadar reddediyorum.
imza: Mechanical Engineers'ın American Society'sine kabul edilmeyi bir halt sanan ve 60 liraya sertifikalı eğitim düzenleyen bir topluluğu olan bir mühendislik bölümü öğrencisi.
10 Nisan 2010 Cumartesi
can baba'yla bir akşamüstü
bir öğle vakti indirimci bir kitapçıdan başucundan çantadan ayırılmayası iki kitap aldım: "yazma" ve "bir siyasinin şiirleri". yol kenarına sığınıverip "yazma"yı bir çırpıda okudum. hayata, hayatıma dair sanki çoğu. bir kez daha hayran kaldım can babaya. "yazma"nın hediyesi olan cd den can yücel'in sesinden dinlerken şiirlerini, bir ikisini aktarıyorum buraya...
yüreğimden sesleniyormuş gibi sesi.
KEYİF
uyanacak olduktan kelli,
gelen gece karanlık olsun;
yeter ki erişsin uyku,
varılacak sabah olsun.
benden etsin siftahını,
selamım alsın güneş;
işte gene çıktım, karşındayım
çiçekli vişnem, aşılı vişnem.
demek ki yetmemiş ömrümüz;
yiyecek aşımız, görecek günümüz varmış;
desene işimiz iş;
değme gitsin keyfine.
KAYIP ÇOCUK
birden işitilmez olsun ayak seslerim;
gölgem bir başka sokağa sapıversin;
unutayım bir anda her şeyi,
nerde oturduğumu,
bir tuhaf adem olduğumu Can adında.
aklım arayadursun başka kapılarda kısmetini,
ben bilmediğim sokaklarda bir başıma;
gönlüm öylesine geniş, öylesine ferah,
ilk defa görmüş gibi dünyayı,
bir şaşkınlık içinde, yeniden doğmuş gibi;
hatırlamam artık değil mi, dostlar,
hatırlamam artık garipliğimi?
46-50 yılları arasında yazılmış şiirlerinden.
başka satırları da geliyor aklıma. shakespeare sonelerine 'can'vari tercümelerini, "bağlanmayacaksın bir şeye"yi, "mare nostrum"u ve "her şey sende gizli"yi... ezber ettiğim dizelerini....
güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın.
şimdilerde değer vermek değil, değer bilmemek bir değer!
devamı daha geniş zamanlarda...
yüreğimden sesleniyormuş gibi sesi.
KEYİF
uyanacak olduktan kelli,
gelen gece karanlık olsun;
yeter ki erişsin uyku,
varılacak sabah olsun.
benden etsin siftahını,
selamım alsın güneş;
işte gene çıktım, karşındayım
çiçekli vişnem, aşılı vişnem.
demek ki yetmemiş ömrümüz;
yiyecek aşımız, görecek günümüz varmış;
desene işimiz iş;
değme gitsin keyfine.
KAYIP ÇOCUK
birden işitilmez olsun ayak seslerim;
gölgem bir başka sokağa sapıversin;
unutayım bir anda her şeyi,
nerde oturduğumu,
bir tuhaf adem olduğumu Can adında.
aklım arayadursun başka kapılarda kısmetini,
ben bilmediğim sokaklarda bir başıma;
gönlüm öylesine geniş, öylesine ferah,
ilk defa görmüş gibi dünyayı,
bir şaşkınlık içinde, yeniden doğmuş gibi;
hatırlamam artık değil mi, dostlar,
hatırlamam artık garipliğimi?
46-50 yılları arasında yazılmış şiirlerinden.
başka satırları da geliyor aklıma. shakespeare sonelerine 'can'vari tercümelerini, "bağlanmayacaksın bir şeye"yi, "mare nostrum"u ve "her şey sende gizli"yi... ezber ettiğim dizelerini....
güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın.
şimdilerde değer vermek değil, değer bilmemek bir değer!
devamı daha geniş zamanlarda...
5 Nisan 2010 Pazartesi
ODTÜ SANAT FESTİVALİ KKM’DE, SEN NERDESİN?
Bu yıl 11.si düzenlenen ODTÜ Sanat Festivali 26 Mart’ta başladı. 1 ay sürecek festivalde İdil Biret, Suna Kan, Doğan Canku, Genco Erkal gibi değerli sanatçıların performansları yer alıyor.
Ama görünen o ki, ODTÜ Sanat Festivali ODTÜ öğrencilerine yapılmıyor. Çünkü bilet fiyatları cep yakıyor. Kemal Kurdaş salonunda gerçekleştirilen konser ve oyun biletleri 10 lira sandalye fiyatıyla başlıyor, 35 liraya kadar bilet var. Yani bu etkinlikler ODTÜ dışından gelenlere, mezun ve personellere hitap ediyor daha çok. Öğrenciler ise seçtikleri bir ya da iki etkinlikle yetiniyor…
Festival programındaki bir iki etkinliğe giderek derslerle, sınavlarla sıkışan hayatın kenarına bir delik açmak da kulağa güzel gelebilir, ama neden başka türlü bir sanat festivali düşünülemesin? KKM’yle sınırlı kalmadan ODTÜ’nün her yanında sanatın etkisinin hissedildiği, öğrencilerin kendini ait hissettiği; öğrencileri sanat seyirciliğine ve sanat yapıcılığına teşvik eden bir “sanat ayı” neden mümkün olmasın? Sergileri KKM’den yollara, müzik dinletilerini güzel havalarda Fizik çimlerine taşıma fikri kulağa güzel gelmiyor mu?
Okulumuzda öğrenci topluluklarının özgür üretimini bile her fırsatta sekteye uğratmaya meraklı bir bürokratik ağ varken, böylesi bir festival fikri de ancak ütopik sayılabilir!
Bu festival yalnızca KKM’de ve pahalı bir etkinlikler dizisidir; çünkü geliri giderini karşılamıyordur, bölümlerde festivali yönetmek zordur, e zaten KKM de ODTÜ’de değil midir?!
Sonuç olarak öğrenciden uzak, “ciddi” bir festival ODTÜ’nün(!) olur. Öğrenciler de bahar şenliğine gelecek sanatçıları bekler durur…
Sanatla kalın…
Ama görünen o ki, ODTÜ Sanat Festivali ODTÜ öğrencilerine yapılmıyor. Çünkü bilet fiyatları cep yakıyor. Kemal Kurdaş salonunda gerçekleştirilen konser ve oyun biletleri 10 lira sandalye fiyatıyla başlıyor, 35 liraya kadar bilet var. Yani bu etkinlikler ODTÜ dışından gelenlere, mezun ve personellere hitap ediyor daha çok. Öğrenciler ise seçtikleri bir ya da iki etkinlikle yetiniyor…
Festival programındaki bir iki etkinliğe giderek derslerle, sınavlarla sıkışan hayatın kenarına bir delik açmak da kulağa güzel gelebilir, ama neden başka türlü bir sanat festivali düşünülemesin? KKM’yle sınırlı kalmadan ODTÜ’nün her yanında sanatın etkisinin hissedildiği, öğrencilerin kendini ait hissettiği; öğrencileri sanat seyirciliğine ve sanat yapıcılığına teşvik eden bir “sanat ayı” neden mümkün olmasın? Sergileri KKM’den yollara, müzik dinletilerini güzel havalarda Fizik çimlerine taşıma fikri kulağa güzel gelmiyor mu?
Okulumuzda öğrenci topluluklarının özgür üretimini bile her fırsatta sekteye uğratmaya meraklı bir bürokratik ağ varken, böylesi bir festival fikri de ancak ütopik sayılabilir!
Bu festival yalnızca KKM’de ve pahalı bir etkinlikler dizisidir; çünkü geliri giderini karşılamıyordur, bölümlerde festivali yönetmek zordur, e zaten KKM de ODTÜ’de değil midir?!
Sonuç olarak öğrenciden uzak, “ciddi” bir festival ODTÜ’nün(!) olur. Öğrenciler de bahar şenliğine gelecek sanatçıları bekler durur…
Sanatla kalın…
Kaydol:
Yorumlar (Atom)