20 Aralık 2009 Pazar

akşamın kör bir saati

saat geç olmuşsa, yapmak gereken şeyler varsa, üstelik can başka başka şeyler yapmak istiyorsa; sonuçta hiç bir şey yapmıyorsa... zaman geçip gidiyorsa ve geçen zamana hükmedemediğini görmek hüzün veriyorsa, yaşlanmak değil, büyümek acıtıyorsa çoğunlukla, aksine bütün bunlara kafa yoracak zaman kalmayıp sonunda sadece günü kurtarmaya çabalanıyorsa... düşünceler toparlanamıyor ve dağınık haller acıdan başka bir şey vermiyorsa... herşeyi kötü gitmesini aniden ve raslantısal biçimde çalan bir şarkıyla hatırlayıp kedere keder katılıyorsa...

böyle bozuk, plansız cümleler çıkar ortaya.
saat çok olmuş.

21 Ekim 2009 Çarşamba

geçmişten bir deneme...

öyle zavallı bir halin var ki,
ey penceremden görünen ağaç!
bilmiyorum nesin; kestane? erik belki, ayırt edemem...
sen biliyor musun?
etrafındaki tüm ağaçlar kışı uğurluyor,
cemreleri sayıyorlar bir bir
çiçek açmaya hevesli tomurcukları
sen güzü karşıladığını sanıyorsun, sararmış yapraklarınla...
çiçeklerini mi kuruttular, yoksa sen mi kurudun?
güz geçeli çok oldu ağaç!
karlar yağdı da eriyip köklerine bile ulaştı
haberin yok mu?
toprak da mı küstü sana su vermiyor?
yoksa sen de benim gibi en çok sonbaharı seviyorsun da
yaz gelmesin mi istiyorsun?
ama sen ağaçsın!bahar gelecek, bahar dallarının altından sevgililer geçecek...
çiçeklerin sevgililerin saçlarını süsleyecek...
belki onlardan biri ben olacağım,
hani olmaz ya,
belki baharımın ilk çiçekleri
sevdiği'nin gönlünden toplanacak...
sonra yine akşam olacak, sana baktığım yerden,
-işte tam burdan-
ağlayacağım,
sana ağlayacağım,
kendime ağlayacağım,
en çok da
hiç bir şeye ağlayacağım...
ben ağladıkça hızlanır yağmurlar, belki sen de getirirsin kendi baharını.
kuşlar konar dallarına
gece güne dönerken,
uykusuzluğumdan dallarındaki kuşlar uyandırır beni...

hadi uyu zavallı ağaç,
bahara yor düşlerini
ben uyandırırım seni...

1.3.2008

12 Ekim 2009 Pazartesi

ankara'ya dair bir iki söz...

her yıl ankara'ya binlerce yeni üniversite öğrencisi gelir. 17-18 yaşlarında evinden, hayatından, toprağından kopup konacak dal arayan kuşlara benzer çoğu...ürkek, şaşkın, meraklı, heyecanlı, çekingen... bakarlar şehre dikkatlice, incelerler, gezerler, sıkılır sonra çoğu...

şudur çoğunun fikri, tercüman olayım:
" bu ne biçim şehir böyle?
her taraf bina, yeşil diye bir şey yok, deniz yok!
toz, duman, kalabalık, trafik...
pahalı..."

sevilmez ankara... o da sanki bunu bilir gibi, güzel görünmez kimseye. düz bir ovaya kurulmuş bir şehirdir işte! basittir, kaybolacağın sokakları yoktur, istanbul gibi. hiç bir yol denize çıkmaz, kızılay'a varırsın sonunda.

bir parça deniz göreyim diye gölbaşı'na kaçarsın, o da mavi değildir! zaten deniz gibi sonsuzluk hissi uyandıramaz insanda, karşı kıyıyı görürsün...

sıkılırsın tekrar. ne yapılır bu şehirde?
bu soruyu pişmanlık izler. keşke istanbul yazsaydım, keşke bir sene daha hazırlansaydım, vs...

ankaralı olmayan bilmez ankara'yı. seven de niye sevdiğini bilmez ya, sever yine de. ankara'ya dair söyleyecek bir iki kelamı vardır hiç olmazsa.

şanssızdır ankara. her adımı her hareketi istanbul'la kıyaslanır. istanbul edalı genç kız, ankara asık yüzlü, takım elbiseli adam! hani devlet demektir ya ankara; aslında devlet artık istanbul'dan da uzaktır!

ben yüksel caddesi'nde dolaşmayı, olgunlar'dan kitap, sakarya'dan çiçek almayı severim. çocukluğumun ankara sanat tiyatrosu oyunları geliyor aklıma, operet sahnesinin görkemi...
ankara kalesi'nin beypazarı'nın dik ve dar sokaklarında dolaşmayı severim, elimde mutlaka bir fotoğraf makinesi...şiir okumayı severim bu şehirde... en çok da ahmed arif yakışır bu şehre, kar altındaki varoşları anlatırken!

belki de en keyiflisi ankaralı olmayan, pek de sevmeyen birine kuğulu parkı anlatmak ve yüzünde 'bu kadar önemli olan nedir?' diye soran bakışı izlemektir. belki de samanpazarı'nı, bakırcıları anlatmak uzun uzun... anlaşılmayacağını, anlatamayacağını bilerek, ama inatla severek...

12 Temmuz 2009 Pazar

başlangıçtan sonra..

birdenbire yazmaya alışkın değilim...
hem de böylesi mahremiyetten uzak bir yere, birdenbire..
içimdeki denizi durgunlaştırmadan, dalgalarımın sesini duymadan, gözlerim şehir ışıklarına dalıp aradığı noktayı bulmadan...
ne oldu peki?
en basit sözcüklerle yazasım geldi denebilir herhalde.
yakında kağıt kalem yok, en yakını klavye...
doğrusu, kalem değmeyen yazıya yazı demeyenlerdenim.
'sanal' ortamda yazı yayınlamaya karşıydım bile,
okunmanın vereceği keyfin büyüsüne kapıldım belki.
belki sadece moda! ya uydum.

ve geç kalmış bir merhabaydı bu sözlere başlama sebebim
benim sözcüklerim böyle işte, nerede başlar nerede biter belli olmaz
uzaklara dalmaya merak saldıkça sözler yollarını iyiden iyiye kaybediyor
dönüp bana geliyor ya, bir yanılsama.
söylemek istediklerimin özeti ise yalnızca merhaba

9 Şubat 2009 Pazartesi

bir uzak yol türküsü

büyük kentlere yol kenarlarına 'süs' diye koyuyorlar laleleri... büyük bütçelerle, boyunlarını bükmesinler diye bin bir özenle...

bir başka türü bu çiçeğin, tersi lalenin, 'ters lale' kendiliğinden güzelleştiriyor coğrafyamızın 2000 km. uzağındaki dağları...

biz burada yapayı doğal, gerçek, güzel kılmaya çabalarken; oradaki 'doğal'ı, 'güzel'i yok etmeye, aslında yok saymaya uğraşıyoruz!

büyük kentlerde genç kızlar, olgun hanımlar güzelleşmek için sarıya boyuyorlar saçlarını;
gözlerinde sahte denizler...

uzakta, genç kızlar savuruyor güneş rengi saçlarını, gözlerinde hiç görmedikleri denizlerin mavisi!

biz yine yok sayıyoruz dünyaya umutla bakan gözleri...

yıllardır, hatta yüzyıllardır bizden uzağı yok saydığımız için değil mi bu vahşet? düşmanımız gözündeki umudu söndürdüklerimiz değil mi?

bir kız... ekranda kocaman gözleriyle 'bizim kalemimiz' diye mermileri gösteriyor... o çocuklar oyuncaklarla değil silahlarla tanışıyor. havada süzülen kuşlar değil oralarda savaş uçakları...

biz kulak tıkıyoruz silah seslerine! ne zaman ki 'biz'den biri yitiyor dağlarda, dinliyoruz. oysa acı bir kısır döngü bu... birileri ölmeden farketsek o dağları, gözlerdeki umudun cevabı dağlar olmasa, mermiler, silahlar olmasa!
kalem olsa, iş olsa!
duysak, dinlesek onları!
'onlar' düşman olmaz...