30 Mayıs 2010 Pazar

yaz

gündür,
güneşin insafsız ışınlarını üzerimize saldığı, yağmur yağar gibi yere damladığımız, saçlarımızı derimizden bir santim ayıracak tatlı esintilerin peşine düştüğümüz.
gündür,
göğün mavisini yerde görmeye can attığımız, yeşilin de renklerden biri olduğunu hatırladığımız, şehirden kaçış planlarının en çok yakıştığı.
gündür,
akşamı sabaha bağlayan gecelerle dost olacağımız, zorunlulukların boğazımıza sarılacağı, iki hafta hiç gerek yokken hayata ara vereceğimiz.
gündür,
sarardı otlar, doğa baharı geçti, otlara güz doldu. pencereler serinliğe açılmıyor artık.
gündür,
dostlar ayrılıyor okuldan, kimisi "muş gibi" yapsa da.

bu şehrin ömrü tükendi bu sene de. eylüle kadar uykuda olacak ankara. ankaranın yazında kalanlar, ölü bir şehrin kıvrımlarında güzü düşleyecekler. ya da başka bir şehrin yazını, daha fenası. kaçıp gitmek en iyisi her şeyin.
doğmadan ölen sözcüklerim, siyah-beyaza hapsetmek istemediğim fotoğraflarım, telleri beni çağıran sazım için de...

10 Mayıs 2010 Pazartesi

akşam ve metin altıok

ölümden bahsedişi bile hayatı çağrıştıran, sonunda yine sevgiyi kutsayan dizeler... ölümden konuşmadan önce var mısın? diye soran, belki cevabını bildiğinden, gel ölümden konuşalım diyen dizeler. hayatında olmamasındansa ölümü yeğleyen bir adamın sözleri belki aşağıdakiler... ama şiiri yine de kuru değneği bile filizlendirecek bir sevdadan bahsederek sonlandırır metin altıok...


ÖLÜMDEN KONUŞACAKTIK
Evet sırasıdır, ölümden konuşacaktık,
İntiharın ebruli ipliğiyle
Bir düğün gecesinde senin
Yakası işlemeli giysinden.
Kapı kapı dolaşıp, etamin ve goblen
Örtüler satan bohçacı ölümden.
Boynuna taktığın eğri taneli
İki sıra inciden konuşacaktık,
Seni ürküten tren sesinden
Ayı gölgeleyen tekinsiz gecede
Karşımıza apansız çıkıveren
O ihtiyar dilenciden.


Gel ölümden söz etmeden önce
Bir şeyler içelim seninle.
Buğulu bir bardağın içinde,
Buzlu ve limonlu votkayla birlikte
Konuşalım ölümden,
Bir samanyolu olsun masamızın üstünde.
Hadi gel konuşalım,
Sulanmış bir taşlığın serinliğinde.
Akşam sefaları içinde,
Bir masa, birkaç sandalye
Ve ikimiz ölümden konuşalım,
Senin ağzında gül, benimkinde menekşe.

Yarına var mısın söyle?
Doğacak çocuğa, çığlığa, ishak kuşuna,
Rüzgarın savurduğu tohuma,
Kavağın pamuğuna var mısın,
Bir ağacın kavına,
Deri değiştirmesine yılanın,
Kozadan çıkan kelebeğe,
Hatmiye, atkestanesine?
Hadi gel öyleyse ölümden konuşalım.
Belki de tümüyle aykırıdır gerçeğe,
Ama ne olursa olsun biz yine
Ölümden konuşalım seninle

Ölüm de vardır yaşadığımız her şeyde.
Bir bardak çatlarsa durduğu yerde,
Bir aşk ansızın biterse,
Ayna kırılırsa yüzünle birlikte,
Zamanıdır konuşmanın ölümden.
Bir çiçek olağanüstü güzellikte
Açıvermişse bir sabah,
Bir topal aksamadan yürümüşse,
Hadi gel ölümden konuşalım;
Yüzünü al basmış hasetçiden
Ve onun elindeki kuru değnek bile
Filizlenir sevgimizden.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

hıdırellez.hedirles.ederlez

5 mayıs'ı 6 mayıs'a bağlayan gece hızır ile ilyas buluşur, doğaya can vermek için bereket dağıtırlar... yaz mevsimi başlar. gül dibine dilekler gömülür, toprağa resimler çizilir...

tek bir halka ait değildir hıdırellez, islamiyet öncesi türklerinindir de, mezopotamya halklarının da, balkan halklarının da... binyıllardır iç içe geçmiş halklar 6 mayıs günü aynı ateşin başında doğayı kutsarlar, doğanın verdikleri için şükreder, bereketini üzerlerinden eksik etmemesini dilerler.

çocukluğumun hıdırellezlerinde her şeyi çoğalırdı. yokluğun hüküm sürdüğü bir mahallede hıdırellez günü hiçten her şey yapılırdı. kayısı ağaçlarında çağlaların patladığı, asmaların koruk verdiği, eriklerin sertleşmemiş çekirdeklerinin ağzımızı burduğu günlerdi hıdırellezler... gece, dileyecek çok şey varmış gibi, gül ağaçlarına koşardık. sabah kesin bir iç huzuruyla uyanırdık! tüm evler öğlene kadar elinde ne varsa çıkarır öğlen olunca dalların serinliğinde, ve hanımeli kokusuyla, hepbirlikte, yerdik...

şimdi ne o bahçe var toplanacak, ne o mahalle, ne dilek dileyecek gül ağaçları. ama hıdırellez hala önemli. hıdırellezi bu kadar önemli kılan ne? insanın içindeki inanma arzusu mu? olağanüstü olayların kaybolmayan çekiciliği mi? insan dilemeden yaşayamaz mı? yazın başladığını hızır ile ilyas gelmese anlayamaz mı?

anlar elbet. yaşar da...ama insan doğaüstü varlıklara olaylara inanmadığında biraz daha mekanikleşir. işler biraz daha zorlaşır hem. dindar olmanın çekiciliği de yaşananları senden bağımsız ve üstte olan bir varlığa havale etmekten değil mi? kolay olanı. kafa yormayanı. dinle alakası belki zorlayarak kurulabilir hıdırellezin. gerek de yok her kültürel, sosyal olayı dinle bağdaştırmaya, ama ritüelleri aynı sığınma isteğine dayanır belki...

bugünün hıdırellezi belki geçmişteki gibi evinin hemen yanındaki toprağa ayak basıp hızır ile ilyası bekleyerek, bereketleri için şükrederek; yakın geçmişimdeki gibi komşularla biraraya gelerek kutlanmıyor artık. ama anlamı geçmiştekinden farklı olmamalı... yine birlik demeli, bereket çağırmalı, doğaya el sürmeli, toprağı duymalı...
kendisi için bir şey yapmalı insan, yakında gül ağacı yoksa yıldızlara dileklerinizi söylemekle başlayın, kimse duymasa da siz dinlersiniz kendinizi...