gece şehrin ışıklarıyla geldi. susmayan sesiyle geldi şehir. şehir insanını sonsuz sessizlik delirtebilir sanırım. sürekli bir şeyler duymaya alışık kulaklar ses duymayınca alıp başını gidebilir. ses söz demek, şarkı demek. geçmişi anında şimdiye denkleştirebilen... özleneni başucuna taşıyabilen. kaydedilebilen, ama asla ait olduğu nesneyle birlikte tekrar canlanamayan... belki bir gün bakana sesini duyurabilen fotoğraflar çekilir. mesela bir güvercin fotoğrafı... kanat çırptığı anı yakalarsın,sesi de kulağında canlanır belki ama, baktığın anda güvercinin sesini de duymak nasıl olurdu?...
belki de her duyuyu özgür bırakmak gerek, kontrol altına almamak. erkan oğur "kayıt günahtır." derken haklıdır belki de. şimdi penceremden süzülen gece kokularını kaydetme olanağı olsaydı, böyle kıymetli olmazdı belki. ya da tam tersi... tabi kokuları kaydetme yolu parfüm olmamalı. akasya ağacını kışın ortasında da duyabilsem, yine de baharı anımsatır mıydı bana? ya fotoğrafına baktığım akasya ağacının kokusunu da alsam aynı anda? (her konuyu fotoğrafa ya da şarkı, türküye bağlamak da bilinçaltımın bir oyunu olsa gerek!)
gece yeni güne bağlanırken, cümleler birbirine karışıyor doğrusu. başlarken kayıt etmek üzerine düşünüyordum. "kayıt" zamanı yenme arzusundan kaynaklanıyor bence. o "an" çalınan, söylenen, görülen her şeyi gelecekte bir zamana aktarabilme isteğinden geliyor olmalı kayıt. hatırlamak, özlem gidermek, bir yandan da sahip olmak! gerçeği olmasa da aynısı sandığımız suretine!... oysa hiç bir şeyin aynısına o "an" geçtikten sonra erişmek mümkün değil. herakleitos'un diyalektik materyalizmin temellerinden biri olan "aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız" sözü de bu durumla alakalıdır, ama sanırım dediğim şeyi en iyi zamanın göreceliği anlatır.
dünyayı üç boyuttan iki boyuta indirgeyerek 4. boyutu algılayamayan insan beyni için zamanı 3. boyut haline getirme. the analogy of space-time distortion.
einstein ya da rölativite ile ilgilenmiş diğer fizikçilerin dedikleriyle bu konuyu derinlemesine incelemek isterdim, fakat buna ne benim birikimim, ne de bu blog sayfası yeter. zaman konusunu biraz daha "benim anladığım" şekilde anlatmak istedim sadece...
bir güne sığmayacağını düşündüğümüz kadar şey yaşadığımız bir günün akşamı "ne uzun gündü" dediğimizde sadece o gün bir çok şey yaptığımızı anlatmak için kurarız bu cümleyi. oysa belki de öyledir... ya da tatil çabucak bitiverir, oysa derste elli dakika geçmez olur. sevdiğimizle aylar çabucak geçer, üç günlük ayrılık acıların en büyüğü oluverir!...
zaman her insanın kendine, yaşadığı olaylara, hayatındaki insanlara, yaşına, mesleğine bağlı olarak değişen bir kavram gibi geliyor bana. uyuyarak ya da televizyon izleyerek geçen bir saatlik süre, arkadaşlarla sohbet ederek geçen bir saatlik süreye nasıl eşit olabilir? zaman var olduğumuzdan itibaren "öğretiliyor". eşit aralıklara bölünmüş, öyle kabul edilmiş... hayatımızdaki olayları, anları saatin tik taklarıyla ölçer olmuşuz. oysa sürelerin uzunluğunu geçirilen zamanın kalitesi belirler bence. zaman uzalıp kısalabilen, eğilip bükülebilen, şekil değiştirebilen bir olgudur. zamanda yolculuk yapmanın mümkün olduğu ispatlanmışken, bu dediğim de mantıksız olmasa gerek... güneşin doğuşunu sabah bilen eski zaman insanlarına "hayır, sabah 7-10 arasıdır" demiş olsaydık acaba?... bunun kadar saçma bir şey zamanı sabit düşünmek...
*zaman konusunu daha geniş düşünmek üzre...
gülistan
1 Temmuz 2010 Perşembe
27 Haziran 2010 Pazar
ay
yeni ay
karanlıktır gece. yeryüzü, ancak doğayla bir olan insanlara bahşedilen hislerle duyumsanabilir-eski zaman ülkelerinde-. kaçaklara dost olan, yabancıların yenildiği ormanlara yakışır yeni ay. ıssızlığa yalnızlığı ekleyen, karanlığı sonsuz kılan... adı bilinmez yeni dünyada, karanlıktır yalnız, aysız gecedir.
ilk dördün.
karanlığın orta yerinde bir delik açılır. dünya ergen kızlar gibi ruh halini değiştiriverir. güzelleşir, çirkinleşir... üzerindeki insanlar değişime ortak olur. kimi farkına varır sebebinin, kimi yalnızca değişir...
dolunay.
geceye günün yansıması düşer. avcılar av peşine düşer, av olanlar saklanır en kuytu köşelere... yarı aydınlık geceyi bir camın ardından izlerken, ay ile oynaşan kara bulutları görünce mutlu olurum ben. hayatımdaki değişiklikleri ay'a yormam; ama onu farkedebildiğim için şükrederim.
son dördün.
gelen karanlığın mı işaretçisidir, yoksa başlayacak yeni bir dönemin mi? her 29.5 günde bir kendini yenileyen ay yeryüzüne ve gökyüzüne veda eder gibi terkeder ışığını. bir dahaki dolunayda bulutlarla oynaşmak, bir dahaki yeniayda yine kaçakları gizlemek için...
karanlıktır gece. yeryüzü, ancak doğayla bir olan insanlara bahşedilen hislerle duyumsanabilir-eski zaman ülkelerinde-. kaçaklara dost olan, yabancıların yenildiği ormanlara yakışır yeni ay. ıssızlığa yalnızlığı ekleyen, karanlığı sonsuz kılan... adı bilinmez yeni dünyada, karanlıktır yalnız, aysız gecedir.
ilk dördün.
karanlığın orta yerinde bir delik açılır. dünya ergen kızlar gibi ruh halini değiştiriverir. güzelleşir, çirkinleşir... üzerindeki insanlar değişime ortak olur. kimi farkına varır sebebinin, kimi yalnızca değişir...
dolunay.
geceye günün yansıması düşer. avcılar av peşine düşer, av olanlar saklanır en kuytu köşelere... yarı aydınlık geceyi bir camın ardından izlerken, ay ile oynaşan kara bulutları görünce mutlu olurum ben. hayatımdaki değişiklikleri ay'a yormam; ama onu farkedebildiğim için şükrederim.
son dördün.
gelen karanlığın mı işaretçisidir, yoksa başlayacak yeni bir dönemin mi? her 29.5 günde bir kendini yenileyen ay yeryüzüne ve gökyüzüne veda eder gibi terkeder ışığını. bir dahaki dolunayda bulutlarla oynaşmak, bir dahaki yeniayda yine kaçakları gizlemek için...
30 Mayıs 2010 Pazar
yaz
gündür,
güneşin insafsız ışınlarını üzerimize saldığı, yağmur yağar gibi yere damladığımız, saçlarımızı derimizden bir santim ayıracak tatlı esintilerin peşine düştüğümüz.
gündür,
göğün mavisini yerde görmeye can attığımız, yeşilin de renklerden biri olduğunu hatırladığımız, şehirden kaçış planlarının en çok yakıştığı.
gündür,
akşamı sabaha bağlayan gecelerle dost olacağımız, zorunlulukların boğazımıza sarılacağı, iki hafta hiç gerek yokken hayata ara vereceğimiz.
gündür,
sarardı otlar, doğa baharı geçti, otlara güz doldu. pencereler serinliğe açılmıyor artık.
gündür,
dostlar ayrılıyor okuldan, kimisi "muş gibi" yapsa da.
bu şehrin ömrü tükendi bu sene de. eylüle kadar uykuda olacak ankara. ankaranın yazında kalanlar, ölü bir şehrin kıvrımlarında güzü düşleyecekler. ya da başka bir şehrin yazını, daha fenası. kaçıp gitmek en iyisi her şeyin.
doğmadan ölen sözcüklerim, siyah-beyaza hapsetmek istemediğim fotoğraflarım, telleri beni çağıran sazım için de...
güneşin insafsız ışınlarını üzerimize saldığı, yağmur yağar gibi yere damladığımız, saçlarımızı derimizden bir santim ayıracak tatlı esintilerin peşine düştüğümüz.
gündür,
göğün mavisini yerde görmeye can attığımız, yeşilin de renklerden biri olduğunu hatırladığımız, şehirden kaçış planlarının en çok yakıştığı.
gündür,
akşamı sabaha bağlayan gecelerle dost olacağımız, zorunlulukların boğazımıza sarılacağı, iki hafta hiç gerek yokken hayata ara vereceğimiz.
gündür,
sarardı otlar, doğa baharı geçti, otlara güz doldu. pencereler serinliğe açılmıyor artık.
gündür,
dostlar ayrılıyor okuldan, kimisi "muş gibi" yapsa da.
bu şehrin ömrü tükendi bu sene de. eylüle kadar uykuda olacak ankara. ankaranın yazında kalanlar, ölü bir şehrin kıvrımlarında güzü düşleyecekler. ya da başka bir şehrin yazını, daha fenası. kaçıp gitmek en iyisi her şeyin.
doğmadan ölen sözcüklerim, siyah-beyaza hapsetmek istemediğim fotoğraflarım, telleri beni çağıran sazım için de...
10 Mayıs 2010 Pazartesi
akşam ve metin altıok
ölümden bahsedişi bile hayatı çağrıştıran, sonunda yine sevgiyi kutsayan dizeler... ölümden konuşmadan önce var mısın? diye soran, belki cevabını bildiğinden, gel ölümden konuşalım diyen dizeler. hayatında olmamasındansa ölümü yeğleyen bir adamın sözleri belki aşağıdakiler... ama şiiri yine de kuru değneği bile filizlendirecek bir sevdadan bahsederek sonlandırır metin altıok...
ÖLÜMDEN KONUŞACAKTIK
Evet sırasıdır, ölümden konuşacaktık,
İntiharın ebruli ipliğiyle
Bir düğün gecesinde senin
Yakası işlemeli giysinden.
Kapı kapı dolaşıp, etamin ve goblen
Örtüler satan bohçacı ölümden.
Boynuna taktığın eğri taneli
İki sıra inciden konuşacaktık,
Seni ürküten tren sesinden
Ayı gölgeleyen tekinsiz gecede
Karşımıza apansız çıkıveren
O ihtiyar dilenciden.
Gel ölümden söz etmeden önce
Bir şeyler içelim seninle.
Buğulu bir bardağın içinde,
Buzlu ve limonlu votkayla birlikte
Konuşalım ölümden,
Bir samanyolu olsun masamızın üstünde.
Hadi gel konuşalım,
Sulanmış bir taşlığın serinliğinde.
Akşam sefaları içinde,
Bir masa, birkaç sandalye
Ve ikimiz ölümden konuşalım,
Senin ağzında gül, benimkinde menekşe.
Yarına var mısın söyle?
Doğacak çocuğa, çığlığa, ishak kuşuna,
Rüzgarın savurduğu tohuma,
Kavağın pamuğuna var mısın,
Bir ağacın kavına,
Deri değiştirmesine yılanın,
Kozadan çıkan kelebeğe,
Hatmiye, atkestanesine?
Hadi gel öyleyse ölümden konuşalım.
Belki de tümüyle aykırıdır gerçeğe,
Ama ne olursa olsun biz yine
Ölümden konuşalım seninle
Ölüm de vardır yaşadığımız her şeyde.
Bir bardak çatlarsa durduğu yerde,
Bir aşk ansızın biterse,
Ayna kırılırsa yüzünle birlikte,
Zamanıdır konuşmanın ölümden.
Bir çiçek olağanüstü güzellikte
Açıvermişse bir sabah,
Bir topal aksamadan yürümüşse,
Hadi gel ölümden konuşalım;
Yüzünü al basmış hasetçiden
Ve onun elindeki kuru değnek bile
Filizlenir sevgimizden.
ÖLÜMDEN KONUŞACAKTIK
Evet sırasıdır, ölümden konuşacaktık,
İntiharın ebruli ipliğiyle
Bir düğün gecesinde senin
Yakası işlemeli giysinden.
Kapı kapı dolaşıp, etamin ve goblen
Örtüler satan bohçacı ölümden.
Boynuna taktığın eğri taneli
İki sıra inciden konuşacaktık,
Seni ürküten tren sesinden
Ayı gölgeleyen tekinsiz gecede
Karşımıza apansız çıkıveren
O ihtiyar dilenciden.
Gel ölümden söz etmeden önce
Bir şeyler içelim seninle.
Buğulu bir bardağın içinde,
Buzlu ve limonlu votkayla birlikte
Konuşalım ölümden,
Bir samanyolu olsun masamızın üstünde.
Hadi gel konuşalım,
Sulanmış bir taşlığın serinliğinde.
Akşam sefaları içinde,
Bir masa, birkaç sandalye
Ve ikimiz ölümden konuşalım,
Senin ağzında gül, benimkinde menekşe.
Yarına var mısın söyle?
Doğacak çocuğa, çığlığa, ishak kuşuna,
Rüzgarın savurduğu tohuma,
Kavağın pamuğuna var mısın,
Bir ağacın kavına,
Deri değiştirmesine yılanın,
Kozadan çıkan kelebeğe,
Hatmiye, atkestanesine?
Hadi gel öyleyse ölümden konuşalım.
Belki de tümüyle aykırıdır gerçeğe,
Ama ne olursa olsun biz yine
Ölümden konuşalım seninle
Ölüm de vardır yaşadığımız her şeyde.
Bir bardak çatlarsa durduğu yerde,
Bir aşk ansızın biterse,
Ayna kırılırsa yüzünle birlikte,
Zamanıdır konuşmanın ölümden.
Bir çiçek olağanüstü güzellikte
Açıvermişse bir sabah,
Bir topal aksamadan yürümüşse,
Hadi gel ölümden konuşalım;
Yüzünü al basmış hasetçiden
Ve onun elindeki kuru değnek bile
Filizlenir sevgimizden.
5 Mayıs 2010 Çarşamba
hıdırellez.hedirles.ederlez
5 mayıs'ı 6 mayıs'a bağlayan gece hızır ile ilyas buluşur, doğaya can vermek için bereket dağıtırlar... yaz mevsimi başlar. gül dibine dilekler gömülür, toprağa resimler çizilir...
tek bir halka ait değildir hıdırellez, islamiyet öncesi türklerinindir de, mezopotamya halklarının da, balkan halklarının da... binyıllardır iç içe geçmiş halklar 6 mayıs günü aynı ateşin başında doğayı kutsarlar, doğanın verdikleri için şükreder, bereketini üzerlerinden eksik etmemesini dilerler.
çocukluğumun hıdırellezlerinde her şeyi çoğalırdı. yokluğun hüküm sürdüğü bir mahallede hıdırellez günü hiçten her şey yapılırdı. kayısı ağaçlarında çağlaların patladığı, asmaların koruk verdiği, eriklerin sertleşmemiş çekirdeklerinin ağzımızı burduğu günlerdi hıdırellezler... gece, dileyecek çok şey varmış gibi, gül ağaçlarına koşardık. sabah kesin bir iç huzuruyla uyanırdık! tüm evler öğlene kadar elinde ne varsa çıkarır öğlen olunca dalların serinliğinde, ve hanımeli kokusuyla, hepbirlikte, yerdik...
şimdi ne o bahçe var toplanacak, ne o mahalle, ne dilek dileyecek gül ağaçları. ama hıdırellez hala önemli. hıdırellezi bu kadar önemli kılan ne? insanın içindeki inanma arzusu mu? olağanüstü olayların kaybolmayan çekiciliği mi? insan dilemeden yaşayamaz mı? yazın başladığını hızır ile ilyas gelmese anlayamaz mı?
anlar elbet. yaşar da...ama insan doğaüstü varlıklara olaylara inanmadığında biraz daha mekanikleşir. işler biraz daha zorlaşır hem. dindar olmanın çekiciliği de yaşananları senden bağımsız ve üstte olan bir varlığa havale etmekten değil mi? kolay olanı. kafa yormayanı. dinle alakası belki zorlayarak kurulabilir hıdırellezin. gerek de yok her kültürel, sosyal olayı dinle bağdaştırmaya, ama ritüelleri aynı sığınma isteğine dayanır belki...
bugünün hıdırellezi belki geçmişteki gibi evinin hemen yanındaki toprağa ayak basıp hızır ile ilyası bekleyerek, bereketleri için şükrederek; yakın geçmişimdeki gibi komşularla biraraya gelerek kutlanmıyor artık. ama anlamı geçmiştekinden farklı olmamalı... yine birlik demeli, bereket çağırmalı, doğaya el sürmeli, toprağı duymalı...
kendisi için bir şey yapmalı insan, yakında gül ağacı yoksa yıldızlara dileklerinizi söylemekle başlayın, kimse duymasa da siz dinlersiniz kendinizi...
tek bir halka ait değildir hıdırellez, islamiyet öncesi türklerinindir de, mezopotamya halklarının da, balkan halklarının da... binyıllardır iç içe geçmiş halklar 6 mayıs günü aynı ateşin başında doğayı kutsarlar, doğanın verdikleri için şükreder, bereketini üzerlerinden eksik etmemesini dilerler.
çocukluğumun hıdırellezlerinde her şeyi çoğalırdı. yokluğun hüküm sürdüğü bir mahallede hıdırellez günü hiçten her şey yapılırdı. kayısı ağaçlarında çağlaların patladığı, asmaların koruk verdiği, eriklerin sertleşmemiş çekirdeklerinin ağzımızı burduğu günlerdi hıdırellezler... gece, dileyecek çok şey varmış gibi, gül ağaçlarına koşardık. sabah kesin bir iç huzuruyla uyanırdık! tüm evler öğlene kadar elinde ne varsa çıkarır öğlen olunca dalların serinliğinde, ve hanımeli kokusuyla, hepbirlikte, yerdik...
şimdi ne o bahçe var toplanacak, ne o mahalle, ne dilek dileyecek gül ağaçları. ama hıdırellez hala önemli. hıdırellezi bu kadar önemli kılan ne? insanın içindeki inanma arzusu mu? olağanüstü olayların kaybolmayan çekiciliği mi? insan dilemeden yaşayamaz mı? yazın başladığını hızır ile ilyas gelmese anlayamaz mı?
anlar elbet. yaşar da...ama insan doğaüstü varlıklara olaylara inanmadığında biraz daha mekanikleşir. işler biraz daha zorlaşır hem. dindar olmanın çekiciliği de yaşananları senden bağımsız ve üstte olan bir varlığa havale etmekten değil mi? kolay olanı. kafa yormayanı. dinle alakası belki zorlayarak kurulabilir hıdırellezin. gerek de yok her kültürel, sosyal olayı dinle bağdaştırmaya, ama ritüelleri aynı sığınma isteğine dayanır belki...
bugünün hıdırellezi belki geçmişteki gibi evinin hemen yanındaki toprağa ayak basıp hızır ile ilyası bekleyerek, bereketleri için şükrederek; yakın geçmişimdeki gibi komşularla biraraya gelerek kutlanmıyor artık. ama anlamı geçmiştekinden farklı olmamalı... yine birlik demeli, bereket çağırmalı, doğaya el sürmeli, toprağı duymalı...
kendisi için bir şey yapmalı insan, yakında gül ağacı yoksa yıldızlara dileklerinizi söylemekle başlayın, kimse duymasa da siz dinlersiniz kendinizi...
22 Nisan 2010 Perşembe
ŞENLİK'10 BU SON!
geleneksel odtü tiyatro şenliği odtü oyuncularının "kafkas tebeşir dairesi" adlı brecht oyunuyla başladı. her yıl olduğu gibi bu yıl da tiyatro şenliğini ve odtü oyuncularının oyununu merakla bekledik, çıktığı gün davetiyelerimizi aldık ve bugün mimarlık amfisindeydik. 20.00 de başlayacak oyun için kapı 20.10-20.15 gibi açıldı. sıra neredeyse bize gelmişti ki, daha fazla kişi alamayacaklarını, salonun dolduğunu söylediler. oysa bizim de, bizden arkadaki en az 30 kişinin de davetiyesi vardı. dahası hatalarını kabul etmek yerine bu duruma bahaneler bulmaya çalıştılar. biletlerin fotokopiyle çoğaltıldığını, bileti olmayan insanların girdiğini söyleyerek neredeyse özür dilemesi gereken bizlermişiz gibi davrandılar. hatta "erken gelecektiniz" bile dendi! sanki biz erken gitsek başkaları dışarıda kalmayacakmış gibi. zaten bu konuşmalar sürerken kapı yüzümüze kapatıldı, ışıklar söndü ve zaten en son odtü oyuncularından bize cevap veren tek bir kişi kalmıştı!
her sene öğrencilerin bahar şenliği gibi heyecanla bekledikleri bir etkinliktir tiyatro şenliği. peki ama neden öğrencileri böyle kendilerinden soğutacak bir olay, daha da önemlisi bir tavırla karşılaştık? elinde bileti olanların salona girememesinin nedenleri sayılabilir, ama hiç biri sağlam bir temeli olan nedenler değil. mesela, zaten paralı olmayan bir etkinliğin biletlerinin fotokopiyle çoğaltılması çok saçma değil mi? şenlikte zaten sahipsiz biletler paylaşılır, ya da biletliler alındıktan sonra biletsizler de alınır(dı!). hem böyle bir şeyi yapacak olan kaç bilet için yapar? önden bileti olmayanların girmesi ise zaten her sene karşılaşılan, odtü oyuncularının iyi bildiği ve engel olmaları gereken bir durum. ayakta alınmaması bu oyun için anlaşılabilir bir durummuş salon bütünüyle kullanıldığı için, oyunu görmedim tabi daha ama... şu an için en akla yakın neden fazla bilet basılması olarak görünüyor. bu konuda odtü oyuncularından bir cevap bekliyoruz.
bütün bu sebepler bir yana, sonuçta odtü oyuncuları da amatör bir öğrenci topluluğu ve eksikleri, hataları olabilir, en üzücü olan, durumu açıklayan arkadaşların tavrıydı. aceleyle kusura bakmayın ama... dendikten sonra perde kapandı, kapının önüne pano çekildi. bu sırada yine en azından hatalarını kabul etmelerini beklerken daha erken gelseydiniz gibi bir tepkiyle karşılaştık, ve bunu söyleyen arkadaş o kadar öfkeli insanla karşı karşıya kalırken diğerleri çoktan içeri gitmişlerdi bile. sonrasında bire bir konuşunca anlayış göstersek de arkamızda kalanlar tepkilerine devam ediyorlardı.
keşke sadece çıkıp düzgünce durumu anlatsalar, hatalarını kabul etseler ve hiç değilse o an için ellerinden gelen bir şeyin olmadığını söyleselerdi. soğukta o kadar zaman odtü oyuncularının performansını izlemek için beklemiş insanlara,"seyircilerine" değer verdiklerini göstermiş olurlar, "burnu kaf dağında" yakıştırmasını böylesine sahiplenmezlerdi.
odtü oyuncularından hala bir açıklama bekliyoruz.
her sene öğrencilerin bahar şenliği gibi heyecanla bekledikleri bir etkinliktir tiyatro şenliği. peki ama neden öğrencileri böyle kendilerinden soğutacak bir olay, daha da önemlisi bir tavırla karşılaştık? elinde bileti olanların salona girememesinin nedenleri sayılabilir, ama hiç biri sağlam bir temeli olan nedenler değil. mesela, zaten paralı olmayan bir etkinliğin biletlerinin fotokopiyle çoğaltılması çok saçma değil mi? şenlikte zaten sahipsiz biletler paylaşılır, ya da biletliler alındıktan sonra biletsizler de alınır(dı!). hem böyle bir şeyi yapacak olan kaç bilet için yapar? önden bileti olmayanların girmesi ise zaten her sene karşılaşılan, odtü oyuncularının iyi bildiği ve engel olmaları gereken bir durum. ayakta alınmaması bu oyun için anlaşılabilir bir durummuş salon bütünüyle kullanıldığı için, oyunu görmedim tabi daha ama... şu an için en akla yakın neden fazla bilet basılması olarak görünüyor. bu konuda odtü oyuncularından bir cevap bekliyoruz.
bütün bu sebepler bir yana, sonuçta odtü oyuncuları da amatör bir öğrenci topluluğu ve eksikleri, hataları olabilir, en üzücü olan, durumu açıklayan arkadaşların tavrıydı. aceleyle kusura bakmayın ama... dendikten sonra perde kapandı, kapının önüne pano çekildi. bu sırada yine en azından hatalarını kabul etmelerini beklerken daha erken gelseydiniz gibi bir tepkiyle karşılaştık, ve bunu söyleyen arkadaş o kadar öfkeli insanla karşı karşıya kalırken diğerleri çoktan içeri gitmişlerdi bile. sonrasında bire bir konuşunca anlayış göstersek de arkamızda kalanlar tepkilerine devam ediyorlardı.
keşke sadece çıkıp düzgünce durumu anlatsalar, hatalarını kabul etseler ve hiç değilse o an için ellerinden gelen bir şeyin olmadığını söyleselerdi. soğukta o kadar zaman odtü oyuncularının performansını izlemek için beklemiş insanlara,"seyircilerine" değer verdiklerini göstermiş olurlar, "burnu kaf dağında" yakıştırmasını böylesine sahiplenmezlerdi.
odtü oyuncularından hala bir açıklama bekliyoruz.
19 Nisan 2010 Pazartesi
bir ben var bende benden içeru
sürekli çabalayan bir ben var ortada. hayatımdaki her şeye çabalıyorum. eminim böylesi "oldum" sanmaktan daha iyidir ya, çaba yorgunluğu da beraber getiriyor hep. bu aralar en çok mühendis olmaya çabalıyorum. sınavlara çalışarak değil ama. bir hocamız bu okulu 7 senede de bitirirsiniz ama mühendis olamazsınız demişti, ben onun tersini de düşünüyorum. bu okulu 4.00 ortalamayla da bitirmek mühendis olmaya yetmez. kedi-ciğer hikayesi değil, böyle yazmama sebep. her sınavda tavan yapan mühendistir diye bir şey yok. kariyer günlerinde gözüne girdiği ülkenin en iyi şirketlerinden birinde müdür olmak da değildir mühendislik. mühendislik bir hayat görüşüdür falan deyip işi sulandırmayacağım, ya da umut sarıkaya'dan örnekle "mühendis iyidir abi, dağ başına koy çalışır, şantiyeye koy çalışır" da demeyeceğim. diyeceğim şudur ki...
mühendisi diğer meslek gruplarından ayıran en önemli özellik yaptığı işin topluma en yakın oluşudur. tıp'ı dışarıda bıraktım, çünkü tıp birebir insanla ilgili zaten. hangi mühendislik alanına bakarsanız bakın, teoride toplum yararı güdülen konularla ilgilenir. peki pratiğe geldiğimizde neden mühendislik denilince akla ilk prestijli bir iş, bol maaş geliyor?
çünkü toplum yararına olan her şey büyük şirketlerin, devletlerin zararına oluyor. bakın termik santraller, depremde yıkılan evler, karadeniz sahil yolu, vs. tüm bu saydıklarım proje sahiplerine çok paralar kazandırdı, itibar da sağladı. bunları yaparlarken kullanacakları mühendisleri bulmak içinse, mühendis kelimesinin içi boşaltıldı, bir kılıf olarak süslü bir balonun üstüne geçirildi.
plan gayet açık. şirketler ihalelere girer, iş alırlar. çalıştıracak mühendise ihtiyaç vardır. az ve değerli mühendislerin sayısı artırılır, ki kalite düşsün, insanlar işverene muhtaç olsun diye. sonunda sayıları ihtiyacın kat kat fazlası olan mühendisler yapay bir rekabete düşürülür. "yetkin mühendislik" diye bir şey çıkarılır, onun hissesinden odalar da payını alır. sonunda şirket lütfedip birini işe alır, yukarıda saydığım gibi insanlık yararından uzak işler yapar, ve mühendise susmak düşer; çünkü kapı oradadır, dışarıda senin gibi binlerce var'dır.
şirket mutlu, patron mutlu, devlet mutlu. herkesin işine geliyor böylesi. ve tanımlarda kalıyor mühendislik.
yarın kalırsam bölümü uzatacak bir dersin sınavı varken böyle şeyler düşünüyorum işte. geleceğe, geleceğimize bir yandan karamsar bakıyorum, bir yandan da bir kenarda oturup şikayet etmekse diğer seçenek, sonuna kadar reddediyorum.
imza: Mechanical Engineers'ın American Society'sine kabul edilmeyi bir halt sanan ve 60 liraya sertifikalı eğitim düzenleyen bir topluluğu olan bir mühendislik bölümü öğrencisi.
mühendisi diğer meslek gruplarından ayıran en önemli özellik yaptığı işin topluma en yakın oluşudur. tıp'ı dışarıda bıraktım, çünkü tıp birebir insanla ilgili zaten. hangi mühendislik alanına bakarsanız bakın, teoride toplum yararı güdülen konularla ilgilenir. peki pratiğe geldiğimizde neden mühendislik denilince akla ilk prestijli bir iş, bol maaş geliyor?
çünkü toplum yararına olan her şey büyük şirketlerin, devletlerin zararına oluyor. bakın termik santraller, depremde yıkılan evler, karadeniz sahil yolu, vs. tüm bu saydıklarım proje sahiplerine çok paralar kazandırdı, itibar da sağladı. bunları yaparlarken kullanacakları mühendisleri bulmak içinse, mühendis kelimesinin içi boşaltıldı, bir kılıf olarak süslü bir balonun üstüne geçirildi.
plan gayet açık. şirketler ihalelere girer, iş alırlar. çalıştıracak mühendise ihtiyaç vardır. az ve değerli mühendislerin sayısı artırılır, ki kalite düşsün, insanlar işverene muhtaç olsun diye. sonunda sayıları ihtiyacın kat kat fazlası olan mühendisler yapay bir rekabete düşürülür. "yetkin mühendislik" diye bir şey çıkarılır, onun hissesinden odalar da payını alır. sonunda şirket lütfedip birini işe alır, yukarıda saydığım gibi insanlık yararından uzak işler yapar, ve mühendise susmak düşer; çünkü kapı oradadır, dışarıda senin gibi binlerce var'dır.
şirket mutlu, patron mutlu, devlet mutlu. herkesin işine geliyor böylesi. ve tanımlarda kalıyor mühendislik.
yarın kalırsam bölümü uzatacak bir dersin sınavı varken böyle şeyler düşünüyorum işte. geleceğe, geleceğimize bir yandan karamsar bakıyorum, bir yandan da bir kenarda oturup şikayet etmekse diğer seçenek, sonuna kadar reddediyorum.
imza: Mechanical Engineers'ın American Society'sine kabul edilmeyi bir halt sanan ve 60 liraya sertifikalı eğitim düzenleyen bir topluluğu olan bir mühendislik bölümü öğrencisi.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

