1 Temmuz 2010 Perşembe

gece ve zaman

gece şehrin ışıklarıyla geldi. susmayan sesiyle geldi şehir. şehir insanını sonsuz sessizlik delirtebilir sanırım. sürekli bir şeyler duymaya alışık kulaklar ses duymayınca alıp başını gidebilir. ses söz demek, şarkı demek. geçmişi anında şimdiye denkleştirebilen... özleneni başucuna taşıyabilen. kaydedilebilen, ama asla ait olduğu nesneyle birlikte tekrar canlanamayan... belki bir gün bakana sesini duyurabilen fotoğraflar çekilir. mesela bir güvercin fotoğrafı... kanat çırptığı anı yakalarsın,sesi de kulağında canlanır belki ama, baktığın anda güvercinin sesini de duymak nasıl olurdu?...


belki de her duyuyu özgür bırakmak gerek, kontrol altına almamak. erkan oğur "kayıt günahtır." derken  haklıdır belki de. şimdi penceremden süzülen gece kokularını kaydetme olanağı olsaydı, böyle kıymetli olmazdı belki. ya da tam tersi... tabi kokuları kaydetme yolu parfüm olmamalı. akasya ağacını kışın ortasında da duyabilsem, yine de baharı anımsatır mıydı bana? ya fotoğrafına baktığım akasya ağacının kokusunu da alsam aynı anda? (her konuyu fotoğrafa ya da şarkı, türküye bağlamak da bilinçaltımın bir oyunu olsa gerek!)


gece yeni güne bağlanırken, cümleler birbirine karışıyor doğrusu. başlarken kayıt etmek üzerine düşünüyordum. "kayıt" zamanı yenme arzusundan kaynaklanıyor bence. o "an" çalınan, söylenen, görülen her şeyi gelecekte bir zamana aktarabilme isteğinden geliyor olmalı kayıt. hatırlamak, özlem gidermek, bir yandan da sahip olmak! gerçeği olmasa da aynısı sandığımız suretine!... oysa hiç bir şeyin aynısına o "an" geçtikten sonra erişmek mümkün değil. herakleitos'un diyalektik materyalizmin temellerinden biri olan "aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız" sözü de bu durumla alakalıdır, ama sanırım dediğim şeyi en iyi zamanın göreceliği anlatır.
dünyayı üç boyuttan iki boyuta indirgeyerek 4. boyutu algılayamayan insan beyni için zamanı 3. boyut haline getirme. the analogy of space-time distortion.

einstein ya da rölativite ile ilgilenmiş diğer fizikçilerin dedikleriyle bu konuyu derinlemesine incelemek isterdim, fakat buna ne benim birikimim, ne de bu blog sayfası yeter. zaman konusunu biraz daha "benim anladığım" şekilde anlatmak istedim sadece...

bir güne sığmayacağını düşündüğümüz kadar şey yaşadığımız bir günün akşamı "ne uzun gündü" dediğimizde sadece o gün bir çok şey yaptığımızı anlatmak için kurarız bu cümleyi. oysa belki de öyledir... ya da tatil çabucak bitiverir, oysa derste elli dakika geçmez olur. sevdiğimizle aylar çabucak geçer, üç günlük ayrılık acıların en büyüğü oluverir!...

zaman her insanın kendine, yaşadığı olaylara, hayatındaki insanlara, yaşına, mesleğine bağlı olarak değişen bir kavram gibi geliyor bana. uyuyarak ya da televizyon izleyerek geçen bir saatlik süre, arkadaşlarla sohbet ederek geçen bir saatlik süreye nasıl eşit olabilir? zaman var olduğumuzdan itibaren "öğretiliyor". eşit aralıklara bölünmüş, öyle kabul edilmiş... hayatımızdaki olayları, anları saatin tik taklarıyla ölçer olmuşuz. oysa sürelerin uzunluğunu geçirilen zamanın kalitesi belirler bence. zaman uzalıp kısalabilen, eğilip bükülebilen, şekil değiştirebilen bir olgudur. zamanda yolculuk yapmanın mümkün olduğu ispatlanmışken, bu dediğim de mantıksız olmasa gerek... güneşin doğuşunu sabah bilen eski zaman insanlarına "hayır, sabah 7-10 arasıdır" demiş olsaydık acaba?... bunun kadar saçma bir şey zamanı sabit düşünmek...

*zaman konusunu daha geniş düşünmek üzre...

27 Haziran 2010 Pazar

ay

yeni ay

karanlıktır gece. yeryüzü, ancak doğayla bir olan insanlara bahşedilen hislerle duyumsanabilir-eski zaman ülkelerinde-. kaçaklara dost olan, yabancıların yenildiği ormanlara yakışır yeni ay. ıssızlığa yalnızlığı ekleyen, karanlığı sonsuz kılan... adı bilinmez yeni dünyada, karanlıktır yalnız, aysız gecedir.

ilk dördün.

karanlığın orta yerinde bir delik açılır. dünya ergen kızlar gibi ruh halini değiştiriverir. güzelleşir, çirkinleşir... üzerindeki insanlar değişime ortak olur. kimi farkına varır sebebinin, kimi yalnızca değişir...

dolunay.

geceye günün yansıması düşer. avcılar av peşine düşer, av olanlar saklanır en kuytu köşelere... yarı aydınlık geceyi bir camın ardından izlerken, ay ile oynaşan kara bulutları görünce mutlu olurum ben. hayatımdaki değişiklikleri ay'a yormam; ama onu farkedebildiğim için şükrederim.

son dördün.

gelen karanlığın mı işaretçisidir, yoksa başlayacak yeni bir dönemin mi? her 29.5 günde bir kendini yenileyen ay yeryüzüne ve gökyüzüne veda eder gibi terkeder ışığını. bir dahaki dolunayda bulutlarla oynaşmak, bir dahaki yeniayda yine kaçakları gizlemek için...

30 Mayıs 2010 Pazar

yaz

gündür,
güneşin insafsız ışınlarını üzerimize saldığı, yağmur yağar gibi yere damladığımız, saçlarımızı derimizden bir santim ayıracak tatlı esintilerin peşine düştüğümüz.
gündür,
göğün mavisini yerde görmeye can attığımız, yeşilin de renklerden biri olduğunu hatırladığımız, şehirden kaçış planlarının en çok yakıştığı.
gündür,
akşamı sabaha bağlayan gecelerle dost olacağımız, zorunlulukların boğazımıza sarılacağı, iki hafta hiç gerek yokken hayata ara vereceğimiz.
gündür,
sarardı otlar, doğa baharı geçti, otlara güz doldu. pencereler serinliğe açılmıyor artık.
gündür,
dostlar ayrılıyor okuldan, kimisi "muş gibi" yapsa da.

bu şehrin ömrü tükendi bu sene de. eylüle kadar uykuda olacak ankara. ankaranın yazında kalanlar, ölü bir şehrin kıvrımlarında güzü düşleyecekler. ya da başka bir şehrin yazını, daha fenası. kaçıp gitmek en iyisi her şeyin.
doğmadan ölen sözcüklerim, siyah-beyaza hapsetmek istemediğim fotoğraflarım, telleri beni çağıran sazım için de...

10 Mayıs 2010 Pazartesi

akşam ve metin altıok

ölümden bahsedişi bile hayatı çağrıştıran, sonunda yine sevgiyi kutsayan dizeler... ölümden konuşmadan önce var mısın? diye soran, belki cevabını bildiğinden, gel ölümden konuşalım diyen dizeler. hayatında olmamasındansa ölümü yeğleyen bir adamın sözleri belki aşağıdakiler... ama şiiri yine de kuru değneği bile filizlendirecek bir sevdadan bahsederek sonlandırır metin altıok...


ÖLÜMDEN KONUŞACAKTIK
Evet sırasıdır, ölümden konuşacaktık,
İntiharın ebruli ipliğiyle
Bir düğün gecesinde senin
Yakası işlemeli giysinden.
Kapı kapı dolaşıp, etamin ve goblen
Örtüler satan bohçacı ölümden.
Boynuna taktığın eğri taneli
İki sıra inciden konuşacaktık,
Seni ürküten tren sesinden
Ayı gölgeleyen tekinsiz gecede
Karşımıza apansız çıkıveren
O ihtiyar dilenciden.


Gel ölümden söz etmeden önce
Bir şeyler içelim seninle.
Buğulu bir bardağın içinde,
Buzlu ve limonlu votkayla birlikte
Konuşalım ölümden,
Bir samanyolu olsun masamızın üstünde.
Hadi gel konuşalım,
Sulanmış bir taşlığın serinliğinde.
Akşam sefaları içinde,
Bir masa, birkaç sandalye
Ve ikimiz ölümden konuşalım,
Senin ağzında gül, benimkinde menekşe.

Yarına var mısın söyle?
Doğacak çocuğa, çığlığa, ishak kuşuna,
Rüzgarın savurduğu tohuma,
Kavağın pamuğuna var mısın,
Bir ağacın kavına,
Deri değiştirmesine yılanın,
Kozadan çıkan kelebeğe,
Hatmiye, atkestanesine?
Hadi gel öyleyse ölümden konuşalım.
Belki de tümüyle aykırıdır gerçeğe,
Ama ne olursa olsun biz yine
Ölümden konuşalım seninle

Ölüm de vardır yaşadığımız her şeyde.
Bir bardak çatlarsa durduğu yerde,
Bir aşk ansızın biterse,
Ayna kırılırsa yüzünle birlikte,
Zamanıdır konuşmanın ölümden.
Bir çiçek olağanüstü güzellikte
Açıvermişse bir sabah,
Bir topal aksamadan yürümüşse,
Hadi gel ölümden konuşalım;
Yüzünü al basmış hasetçiden
Ve onun elindeki kuru değnek bile
Filizlenir sevgimizden.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

hıdırellez.hedirles.ederlez

5 mayıs'ı 6 mayıs'a bağlayan gece hızır ile ilyas buluşur, doğaya can vermek için bereket dağıtırlar... yaz mevsimi başlar. gül dibine dilekler gömülür, toprağa resimler çizilir...

tek bir halka ait değildir hıdırellez, islamiyet öncesi türklerinindir de, mezopotamya halklarının da, balkan halklarının da... binyıllardır iç içe geçmiş halklar 6 mayıs günü aynı ateşin başında doğayı kutsarlar, doğanın verdikleri için şükreder, bereketini üzerlerinden eksik etmemesini dilerler.

çocukluğumun hıdırellezlerinde her şeyi çoğalırdı. yokluğun hüküm sürdüğü bir mahallede hıdırellez günü hiçten her şey yapılırdı. kayısı ağaçlarında çağlaların patladığı, asmaların koruk verdiği, eriklerin sertleşmemiş çekirdeklerinin ağzımızı burduğu günlerdi hıdırellezler... gece, dileyecek çok şey varmış gibi, gül ağaçlarına koşardık. sabah kesin bir iç huzuruyla uyanırdık! tüm evler öğlene kadar elinde ne varsa çıkarır öğlen olunca dalların serinliğinde, ve hanımeli kokusuyla, hepbirlikte, yerdik...

şimdi ne o bahçe var toplanacak, ne o mahalle, ne dilek dileyecek gül ağaçları. ama hıdırellez hala önemli. hıdırellezi bu kadar önemli kılan ne? insanın içindeki inanma arzusu mu? olağanüstü olayların kaybolmayan çekiciliği mi? insan dilemeden yaşayamaz mı? yazın başladığını hızır ile ilyas gelmese anlayamaz mı?

anlar elbet. yaşar da...ama insan doğaüstü varlıklara olaylara inanmadığında biraz daha mekanikleşir. işler biraz daha zorlaşır hem. dindar olmanın çekiciliği de yaşananları senden bağımsız ve üstte olan bir varlığa havale etmekten değil mi? kolay olanı. kafa yormayanı. dinle alakası belki zorlayarak kurulabilir hıdırellezin. gerek de yok her kültürel, sosyal olayı dinle bağdaştırmaya, ama ritüelleri aynı sığınma isteğine dayanır belki...

bugünün hıdırellezi belki geçmişteki gibi evinin hemen yanındaki toprağa ayak basıp hızır ile ilyası bekleyerek, bereketleri için şükrederek; yakın geçmişimdeki gibi komşularla biraraya gelerek kutlanmıyor artık. ama anlamı geçmiştekinden farklı olmamalı... yine birlik demeli, bereket çağırmalı, doğaya el sürmeli, toprağı duymalı...
kendisi için bir şey yapmalı insan, yakında gül ağacı yoksa yıldızlara dileklerinizi söylemekle başlayın, kimse duymasa da siz dinlersiniz kendinizi...

22 Nisan 2010 Perşembe

ŞENLİK'10 BU SON!

geleneksel odtü tiyatro şenliği odtü oyuncularının "kafkas tebeşir dairesi" adlı brecht oyunuyla başladı. her yıl olduğu gibi bu yıl da tiyatro şenliğini ve odtü oyuncularının oyununu merakla bekledik, çıktığı gün davetiyelerimizi aldık ve bugün mimarlık amfisindeydik. 20.00 de başlayacak oyun için kapı 20.10-20.15 gibi açıldı. sıra neredeyse bize gelmişti ki, daha fazla kişi alamayacaklarını, salonun dolduğunu söylediler. oysa bizim de, bizden arkadaki en az 30 kişinin de davetiyesi vardı. dahası hatalarını kabul etmek yerine bu duruma bahaneler bulmaya çalıştılar. biletlerin fotokopiyle çoğaltıldığını, bileti olmayan insanların girdiğini söyleyerek neredeyse özür dilemesi gereken bizlermişiz gibi davrandılar. hatta "erken gelecektiniz" bile dendi! sanki biz erken gitsek başkaları dışarıda kalmayacakmış gibi. zaten bu konuşmalar sürerken kapı yüzümüze kapatıldı, ışıklar söndü ve zaten en son odtü oyuncularından bize cevap veren tek bir kişi kalmıştı!

her sene öğrencilerin bahar şenliği gibi heyecanla bekledikleri bir etkinliktir tiyatro şenliği. peki ama neden öğrencileri böyle kendilerinden soğutacak bir olay, daha da önemlisi bir tavırla karşılaştık? elinde bileti olanların salona girememesinin nedenleri sayılabilir, ama hiç biri sağlam bir temeli olan nedenler değil. mesela, zaten paralı olmayan bir etkinliğin biletlerinin fotokopiyle çoğaltılması çok saçma değil mi? şenlikte zaten sahipsiz biletler paylaşılır, ya da biletliler alındıktan sonra biletsizler de alınır(dı!). hem böyle bir şeyi yapacak olan kaç bilet için yapar? önden bileti olmayanların girmesi ise zaten her sene karşılaşılan, odtü oyuncularının iyi bildiği ve engel olmaları gereken bir durum. ayakta alınmaması bu oyun için anlaşılabilir bir durummuş salon bütünüyle kullanıldığı için, oyunu görmedim tabi daha ama... şu an için en akla yakın neden fazla bilet basılması olarak görünüyor. bu konuda odtü oyuncularından bir cevap bekliyoruz.

bütün bu sebepler bir yana, sonuçta odtü oyuncuları da amatör bir öğrenci topluluğu ve eksikleri, hataları olabilir, en üzücü olan, durumu açıklayan arkadaşların tavrıydı. aceleyle kusura bakmayın ama... dendikten sonra perde kapandı, kapının önüne pano çekildi. bu sırada yine en azından hatalarını kabul etmelerini beklerken daha erken gelseydiniz gibi bir tepkiyle karşılaştık, ve bunu söyleyen arkadaş o kadar öfkeli insanla karşı karşıya kalırken diğerleri çoktan içeri gitmişlerdi bile. sonrasında bire bir konuşunca anlayış göstersek de arkamızda kalanlar tepkilerine devam ediyorlardı.

keşke sadece çıkıp düzgünce durumu anlatsalar, hatalarını kabul etseler ve hiç değilse o an için ellerinden gelen bir şeyin olmadığını söyleselerdi. soğukta o kadar zaman odtü oyuncularının performansını izlemek için beklemiş insanlara,"seyircilerine" değer verdiklerini göstermiş olurlar, "burnu kaf dağında" yakıştırmasını böylesine sahiplenmezlerdi.
odtü oyuncularından hala bir açıklama bekliyoruz.

19 Nisan 2010 Pazartesi

bir ben var bende benden içeru

sürekli çabalayan bir ben var ortada. hayatımdaki her şeye çabalıyorum. eminim böylesi "oldum" sanmaktan daha iyidir ya, çaba yorgunluğu da beraber getiriyor hep. bu aralar en çok mühendis olmaya çabalıyorum. sınavlara çalışarak değil ama. bir hocamız bu okulu 7 senede de bitirirsiniz ama mühendis olamazsınız demişti, ben onun tersini de düşünüyorum. bu okulu 4.00 ortalamayla da bitirmek mühendis olmaya yetmez. kedi-ciğer hikayesi değil, böyle yazmama sebep. her sınavda tavan yapan mühendistir diye bir şey yok. kariyer günlerinde gözüne girdiği ülkenin en iyi şirketlerinden birinde müdür olmak da değildir mühendislik. mühendislik bir hayat görüşüdür falan deyip işi sulandırmayacağım, ya da umut sarıkaya'dan örnekle "mühendis iyidir abi, dağ başına koy çalışır, şantiyeye koy çalışır" da demeyeceğim. diyeceğim şudur ki...

mühendisi diğer meslek gruplarından ayıran en önemli özellik yaptığı işin topluma en yakın oluşudur. tıp'ı dışarıda bıraktım, çünkü tıp birebir insanla ilgili zaten. hangi mühendislik alanına bakarsanız bakın, teoride toplum yararı güdülen konularla ilgilenir. peki pratiğe geldiğimizde neden mühendislik denilince akla ilk prestijli bir iş, bol maaş geliyor?

çünkü toplum yararına olan her şey büyük şirketlerin, devletlerin zararına oluyor. bakın termik santraller, depremde yıkılan evler, karadeniz sahil yolu, vs. tüm bu saydıklarım proje sahiplerine çok paralar kazandırdı, itibar da sağladı. bunları yaparlarken kullanacakları mühendisleri bulmak içinse, mühendis kelimesinin içi boşaltıldı, bir kılıf olarak süslü bir balonun üstüne geçirildi.

plan gayet açık. şirketler ihalelere girer, iş alırlar. çalıştıracak mühendise ihtiyaç vardır. az ve değerli mühendislerin sayısı artırılır, ki kalite düşsün, insanlar işverene muhtaç olsun diye. sonunda sayıları ihtiyacın kat kat fazlası olan mühendisler yapay bir rekabete düşürülür. "yetkin mühendislik" diye bir şey çıkarılır, onun hissesinden odalar da payını alır. sonunda şirket lütfedip birini işe alır, yukarıda saydığım gibi insanlık yararından uzak işler yapar, ve mühendise susmak düşer; çünkü kapı oradadır, dışarıda senin gibi binlerce var'dır.

şirket mutlu, patron mutlu, devlet mutlu. herkesin işine geliyor böylesi. ve tanımlarda kalıyor mühendislik.

yarın kalırsam bölümü uzatacak bir dersin sınavı varken böyle şeyler düşünüyorum işte. geleceğe, geleceğimize bir yandan karamsar bakıyorum, bir yandan da bir kenarda oturup şikayet etmekse diğer seçenek, sonuna kadar reddediyorum.

imza: Mechanical Engineers'ın American Society'sine kabul edilmeyi bir halt sanan ve 60 liraya sertifikalı eğitim düzenleyen bir topluluğu olan bir mühendislik bölümü öğrencisi.

10 Nisan 2010 Cumartesi

can baba'yla bir akşamüstü

bir öğle vakti indirimci bir kitapçıdan başucundan çantadan ayırılmayası iki kitap aldım: "yazma" ve "bir siyasinin şiirleri". yol kenarına sığınıverip "yazma"yı bir çırpıda okudum. hayata, hayatıma dair sanki çoğu. bir kez daha hayran kaldım can babaya. "yazma"nın hediyesi olan cd den can yücel'in sesinden dinlerken şiirlerini, bir ikisini aktarıyorum buraya...
yüreğimden sesleniyormuş gibi sesi.

KEYİF
uyanacak olduktan kelli,
gelen gece karanlık olsun;
yeter ki erişsin uyku,
varılacak sabah olsun.

benden etsin siftahını,
selamım alsın güneş;
işte gene çıktım, karşındayım
çiçekli vişnem, aşılı vişnem.

demek ki yetmemiş ömrümüz;
yiyecek aşımız, görecek günümüz varmış;
desene işimiz iş;
değme gitsin keyfine.

KAYIP ÇOCUK
birden işitilmez olsun ayak seslerim;
gölgem bir başka sokağa sapıversin;
unutayım bir anda her şeyi,
nerde oturduğumu,
bir tuhaf adem olduğumu Can adında.
aklım arayadursun başka kapılarda kısmetini,
ben bilmediğim sokaklarda bir başıma;
gönlüm öylesine geniş, öylesine ferah,
ilk defa görmüş gibi dünyayı,
bir şaşkınlık içinde, yeniden doğmuş gibi;
hatırlamam artık değil mi, dostlar,
hatırlamam artık garipliğimi?

46-50 yılları arasında yazılmış şiirlerinden.

başka satırları da geliyor aklıma. shakespeare sonelerine 'can'vari tercümelerini, "bağlanmayacaksın bir şeye"yi, "mare nostrum"u ve "her şey sende gizli"yi... ezber ettiğim dizelerini....

güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın.

şimdilerde değer vermek değil, değer bilmemek bir değer!

devamı daha geniş zamanlarda...

5 Nisan 2010 Pazartesi

ODTÜ SANAT FESTİVALİ KKM’DE, SEN NERDESİN?

Bu yıl 11.si düzenlenen ODTÜ Sanat Festivali 26 Mart’ta başladı. 1 ay sürecek festivalde İdil Biret, Suna Kan, Doğan Canku, Genco Erkal gibi değerli sanatçıların performansları yer alıyor.

Ama görünen o ki, ODTÜ Sanat Festivali ODTÜ öğrencilerine yapılmıyor. Çünkü bilet fiyatları cep yakıyor. Kemal Kurdaş salonunda gerçekleştirilen konser ve oyun biletleri 10 lira sandalye fiyatıyla başlıyor, 35 liraya kadar bilet var. Yani bu etkinlikler ODTÜ dışından gelenlere, mezun ve personellere hitap ediyor daha çok. Öğrenciler ise seçtikleri bir ya da iki etkinlikle yetiniyor…

Festival programındaki bir iki etkinliğe giderek derslerle, sınavlarla sıkışan hayatın kenarına bir delik açmak da kulağa güzel gelebilir, ama neden başka türlü bir sanat festivali düşünülemesin? KKM’yle sınırlı kalmadan ODTÜ’nün her yanında sanatın etkisinin hissedildiği, öğrencilerin kendini ait hissettiği; öğrencileri sanat seyirciliğine ve sanat yapıcılığına teşvik eden bir “sanat ayı” neden mümkün olmasın? Sergileri KKM’den yollara, müzik dinletilerini güzel havalarda Fizik çimlerine taşıma fikri kulağa güzel gelmiyor mu?

Okulumuzda öğrenci topluluklarının özgür üretimini bile her fırsatta sekteye uğratmaya meraklı bir bürokratik ağ varken, böylesi bir festival fikri de ancak ütopik sayılabilir!

Bu festival yalnızca KKM’de ve pahalı bir etkinlikler dizisidir; çünkü geliri giderini karşılamıyordur, bölümlerde festivali yönetmek zordur, e zaten KKM de ODTÜ’de değil midir?!

Sonuç olarak öğrenciden uzak, “ciddi” bir festival ODTÜ’nün(!) olur. Öğrenciler de bahar şenliğine gelecek sanatçıları bekler durur…

Sanatla kalın…

14 Mart 2010 Pazar

bahar

oysa en sevdiğim mevsim değildir bahar.
aslında soğuk mevsimleri severim,
saçlarımı yağmura teslim etmeyi
ve sabah erken saatte evden çıkınca bozulmamış kara basmayı.
ellerim hiç ısınmaz ama,
sobanın yanında kestane kokusu duyarak iki büklüm ısınmayı tercih ederim,güneşi beklemektense,
ya da...
neyse,
bahar en sevdiğim mevsim değildir ama midemin kenarına sıkışmış kelebekleri de özgürlüğüne kavuşturur.
aylarca elbisesi üzerinden çekilmiş duran ağaçlara fistanlar giydirir.
ağaçların altından geçerken kelebeklerim konar dallarına...
mutsuz olmak elde mi bahar ayında?
rüzgar türkü söylüyor durup dururken,
türküsüne katılıyorum ben de
alıp götürüyor dizeleri benden,
başkalarını getiriyor.
duyuyorum.
seviyorum.
doğanın her parçasını.
çiçeklerin tomurcuğa durup, bir bir patlamasını beklemeyi seviyorum.

tomurcukla...

13 Mart 2010 Cumartesi

in-dir-me-m

Ankaralılara geçtiğimiz haftalarda alışık olmadıkları bir haber ulaştı. Bir dava sonuçlanmış, ulaşımda indirim yapılmış! Zam haberlerine artık bağışıklık sağlamıştık ya bu indirim de neyin nesi? Kimi inanamadı, kimi zafer olarak nitelendirdi, dolmuş ve otobüs şoförleri ise isyan etti bu duruma. Yüce Türk adaletinden uçan kuş bile kurtulamaz elbette; karar Gökçek Mökçek dinlemeden uygulanmaya başlandı. Ama yine aynı yüce Türk adaleti bu kararı ışık hızıyla iptal etti. Ve 8 Mart’ta öğrenci 60 kuruş, tam bilet 90 kuruş iken; 13 Mart’tan itibaren yeniden 110 kuruş öğrenci, 185 kuruş tam bilet fiyatı uygulamaya kondu. Ankaralının saadeti sadece 5 gün sürdü yani!

Bu indirim Tüketici Hakları Derneği’nin 2004 yılında yapılan %33lük zammın iptal edilmesi için açtığı davanın geçtiğimiz haftalarda sonuçlanmasıyla ortaya çıktı. Karar önce kamuoyuna 2003 yılı fiyatlarına dönülecek diye yansıtıldı. Oysa durum görünenden çok farklı. Mahkeme kararına göre, UKOME ücretleri yeniden düzenleyecekti. Ama Gökçek Bey yaratılacak kaosun işine yarayacağını hissederek Ankaralılara hain bir plan hazırladı. Bu sayede dolmuş ve halk otobüsü esnafını da yanına alarak kendini mağdur gösterebilecekti… UKOME’ye 2003 yılı fiyatlarına dönülmesi yönünde karar çıkarttı ve başladı Gökçek Şov… Mağdur pozları vererek televizyonlara açıklamalarda bulundu, “Ben de transfer hakkını kaldırıyorum, hadi bakalım!” gibi tepkiler verdi. Bir “Kendimi düşünüyorsam namerdim, dolmuş, otobüs esnafını düşünüyorum ben.” demediği kaldı.

“sözde” indirim açılan karşı dava sonucunda iptal edildi ve her şey eski haline döndü… 17 Mart tarihinde ise ODTÜ ve Hacettepe’de eş zamanlı bir eylem gerçekleşti. Akşam saatlerinde Kızılay’a giden 198 nolu otobüste kart basmama eylemi yapıldı. Otobüs şoförü bir süre öğrencilere direndikten sonra her nedense! hareket etti, ama normalde A1den çıkması gerekirken yine her nedense A4ten çıkış yaptı. Nedeni daha sonra ortaya çıktı: polisin içeri girmesine izin vermemekle övünen Rektörlük öğrencileri polise vermişti çünkü! Eylemi planlayan grup ve o sırada otobüste bulunan diğer öğrencilerle birlikte 99 kişi polis tarafından 1 gece 1 gün boyunca Yıldız karakolu, Emniyet, Adli Tıp, Adliye gibi şehrin farklı noktalarında 5 yıldızlı konforla ağırlandılar!

Ertesi gün Gökçek Şov devam ediyordu. Önceki gece tahrip edilmiş üzerlerine sprey boyayla slogan yazılmış otobüslerin önünde poz veriyor, öğrencileri okula otobüs yollamamakla tehdit ediyor, hepimizi anarşist ilan ediyordu. Eylemin başrol oyuncularından otobüs şoförüne bir kamu görevlisine verilebilecek en büyük ikramiyeyi verirken ise herkes kameralara bakıp gülücükler saçıyordu…

İki haftalık süreçte olanlar bunlar, eksiği var fazlası yok. Nereden başlamalı konuşmaya? Konunun temelindeki sorun olan fahiş ulaşım ücretlerinden başlayabiliriz:

Ulaşım ücretlerinden şikayet edildiğinde bahane hazır:”Ama benzin pahalı…” Benzinin pahalı olduğu ortada; ama benzin sadece Ankara’da bu kadar pahalı olmasa gerek. Biz petrolü Türkiye’nin diğer kentlerinden farklı bir kaynaktan mı alıyoruz da diğer kentlerden daha pahalı bir ulaşım sistemimiz var? Ha tabi bir de şu doğalgazlı otobüs konusu var… Büyüüük Başkan’ın lütuf olarak sunup, sonra parasını halktan çıkardığı ne ilk ne de son buluşu!

Diğer yanda da 6 yılın ardından sonuçlanmış bir dava var. Tabi 6 yıl nedir ki sevgili ülkemde! Faili meçhul cinayetlerin teker teker zamanaşımına uğradığı bir yerde buna da şaşmamak gerek değil mi? Bu yazıyı yazanlar, dava açıldığında lisede bile değillerdi, şimdi Calculusle, Difle, Statikle uğraşıyorlar!.. Eğer dava açıldığı yıl sonuçlansaydı, ya da belki bir sonraki sene, daha normal karşılanır; gelecek zamlar için de uyarı niteliğinde olurdu. Aradan bunca yıl geçince, Melih başkanın da yardımlarıyla inanılmaz bir kaos meydana geldi. İndirimin ilk gününde dolmuş otobüs şoförleri öğlene kadar kontak kapattı. Geliri bir anda yarıya düşen esnafa hak vermekle beraber, Gökçek’in onları örgütleyerek işi bu noktaya getirmesi ve işine gelmeyen bir dava kararını halka ceza olarak sunmasını kabullenemiyoruz.

Ve artık olayın bir de üniversite boyutu var. Büyük başkan en son televizyonlara “ Öğrenciler anarşistliğe devam ederlerse polisle birlikte hareket edeceğiz” diyordu… Oysa anarşist dediği insanlar ulaşımın pahasından yakınan öğrenciler. Ankara’da yaşayan ve okula semt servisiyle ya da 2 araç değiştirerek gelen bir öğrenci eğer transferli kart kullanırsa aylık ulaşım gideri en az 44 lira. Bu miktar öğrencimizin hafta sonu hiç dışarı çıkmadığını, hiç dolmuş kullanmadığını ve okuldan çıkışta Kızılay’da duraklamadan eve gittiğini var sayarak hesaplanmıştır. Normal şartlarda bir öğrenci ise ayda en az 80-85 lira arasında para harcıyor ulaşıma- ki zaten öğrenci kimliklerimiz bizi öğrenci yapmaya da yetmiyor. “öğrenci” olabilmek için de her sene paso almamız gerekiyor. Okumak demek para demek oluyor yine…

Peki ne yapmalı? Kim bilir kaç yıl sonra sonuçlanacak yine böyle bir davayı mı beklemeli? Artık, kendini “Ankara derebeyliğinin Kont’u” sanan Melih Gökçek’e halkın her şeyi öyle kolay yutmayacağını göstermeliyiz. Geçen gün şahit olduğumuz eylem 100 kişiyle değil, 1000 belki daha da fazla kişiyle yapılırsa otobüse insanları tıkıp karakola götürmek hiç de kolay olmayacaktır. Ve bu kez öğrencilere bakıp “bölücü bunlar, anarşist!” demeye İ. Melih bile cesaret edemeyecektir.

22 Şubat 2010 Pazartesi

herkes bebek doğar

7 aydır bildiği(bilir mi acaba?) dünyada yeni bir aşama kaydediyor minicik kolları, ayaklarıyla. emeklemeyi öğreniyor... kim bilir ne uzun geliyordur ona o bir metrelik yol. uzunluk görecelidir ama değil mi? can baba da demiyor mu:

"en uzun mesafe ne afrika'dır
ne çin
ne hindistan
ne seyyareler,
ne yıldızlardır geceleri ışılayan...
en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan..."

bizim bir adımımız, onun için hayatının yolu. yolun sonunda renkli oyuncaklar olmasa kendini zorlamayacak bile, yolunun amacı belli yani. ulaştığındaki sevinci görmek ise inanılmaz bir keyif. Egemiz güvenli sığınağında, onu koşulsuz seven insanların arasında. dışarıdaki dünya onun için yoldan geçen arabalar haricinde bir şey ifade etmiyor. uykusunda ise seyre doyum olmuyor.

rakel dink'in hrant dink suikastının ardından söylediği sözleri hatırlıyorum: "katil 17 yaşında olsun 27 yaşında olsun, bir zamanlar onun da bir bebek olduğunu biliyorum. bir bebeği bir katile dönüştüren karanlık süreç sorgulanmalıdır." evet bir katil de zamanın birinde ege gibi bir bebekti. bebekken kimse onun bir katil olacağını düşünemezdi. çünkü o sadece bir bebekti. belki hayat ona adil davranmayacak, belki hayat yoluna yanlış insanlar çıkaracaktı. peki o karşısına çıkan yanlış insanlar da bebek doğmamış mıydı? peki ilk kim suçluydu? insanlığın içine ilk kötülük tohumlarını kim ekmişti?

galiba böyle cevapsız( belki de cevabı aşikar) sorular arttıkça o "en uzun mesafe" giderek uzuyor. kimse karşısındakini anlamaya uğraşmıyor. dünya, onlar dünyada bile değilken çizilmiş yollarının doğrultusunu değiştiremeyen insanlarla dolup taşıyor. bu yolun kıvrımlarından biri etnik kimlik oluyorsa, biri sınıf oluyor...

70 gündür sakarya caddesini eylem alanına çeviren TEKEL işçilerinden bir haber geliyor, Batman çadırından. ankara'daki babasını özleyen 4.5 yaşındaki gamze'nin stresten saçları dökülmüş. anlatıyor babası, eskiden kızımın altın saçları vardı diye. gamze'nin bir işçi kızı olarak doğmaktan başka neydi kabahati? peki ya babasının? hayat gamze'nin anlayabileceği kadar basit değil belki de. ben de anlamıyorum ya... peki ya babası, gamze "neden burdasınız?" dediğinde ne cevap veriyordur acaba?

bence yeni bir yol deneyelim. hükümete diyelim ki, neler olup bittiğini TEKEL çadırlarının küçük misafirlerine anlatın!. babalarının TEKEL'de çalışırken bir parçaları haline gelen hastalıklarını sağlık bakanı anlatsın mesela. babalarının, annelerinin sahip oldukları hakların ellerinden alındığını bir de adalet bakanı'ndan dinlesin çocuklar. 28 şubat'ta çadırlar yine kalkmazsa polisin yapacaklarını başbakan anlatsın. kendi çocuklarına anlatır gibi, o çocukların babalarının yaşadıklarını kendileri yaşıyormuş gibi...

ege büyüyor... şimdi yabancısı olduğu dünyaya uzatıyor dallarını. yakında kök salmaya çalışacağı dünyaya... haksızlıkların, bebek doğduklarını unutan adamların daima var olacağını bilsem de...
umut fakirin ekmeği demiyorum, yok, ama hala herkesin kendi şansını yaratabileceğine ve ufak bir kıvılcımın bir yangına dönüşebileceğine inancımı yitirmiyorum.

15 Şubat 2010 Pazartesi

çatısız evler şehri

Ankara'dan geç kalmış bir firardayım. her zaman olduğu gibi bozkırda biriken sözcükler denize karşı dökülüverdi kalemden... huzur elle tutulur bir şey olsaydı eğer, denize karşı bir demli çay olurdu kesin! işte huzur... elimde, duyuyorum... ankara'nın çok uzağında, duruyorum... önceden defalarca geldiğim bu şehri, yalnız kalmışken, anlamaya çalışıyorum.

garip bir şehir mersin. burayı en iyi anlatabilecek sözcük bu sanırım: garip. alışkanlıklarımın uzağında... ankara'ya o hep yakıştırılan ciddiyetin sadece "Bakanlıklar"a özgü olduğunu iddia ederdim ya, burada o ciddiyetin ne demek olduğunu anlamaya başladım! bir kere burada kravatlı bir resmiyet görmek olası bile değil. kimse bir yerlere de yetişmiyor. eve giden dolmuşu kaçırmak bırakın paniğe yol açmayı, önemsenecek bir olay bile değil, bütün dolmuşlar neredeyse aynı yollardan gidiyor nasıl olsa... tabi bütün bu rahatlığın yanında da inanılmaz hızlı bir hayat yaşanmıyor değil. sahil yolunda 150 ile giden araçlar, polisin ambulansın susmayan sirenleri...

tabi bu dediklerim daha çok kış ve bahar aylarında gözlemlenebilecek hadiseler; zira yazın şehrin sakinlerini(iki anlamıyla da) sokaklarda görmek zor. neden mi? mersinin, insanı hareket etmese de terleten, sıcağına ve nemine dayanamayan şehir halkı yaylaya ya da yazlığa göçtüğü için. ikisi de yoksa ne mi yapılıyor? klimalı bir köşe bulunup sığınılıyor, dışarıya açılan bütün kapılar kapanıyor. mersin'de yazlık kavramı da ayrı bir alem. ege'nin o sevimli tatil sitelerinden eser yok ya da çok nadir görülüyor burada. burada yazlıklar şehir merkezini çıkar çıkmaz başlayan, ve sanırım silifke'ye kadar aynı düzende devam eden, denizin dibinde ve denize paralel kondurulmuş 10-15 katlı apartmankondular. böyle dedim, çünkü bu yapıların gecekondulardan hiç bir farkı yok. hatta çocukluk yıllarımın "gecekondu"larıyla kıyaslarsam onlardan bin kat daha çirkin. çarpık yapılaşmanın çok büyük bir alana yayılmış örneği yani. ve bu manzara mersin şehir merkezinde de oldukça yaygın. şehirdeki yüksek sıcaklığın bir sebebi de bu yapıların denizden gelen rüzgarı kesmesi sanırım. neyse ki merkezde sahil binalara yar olmamış, şurda denize karşı keyif sürebiliyoruz...

sadece şu yazıya başladığımdan beri geçen sürede etrafımda gördüğüm insanları yazsam bile konu bakımından zengin bir yazı olurdu... mersin kozmopolitlikte istanbul'la yarışabilir çünkü. tarsus'tan, antakya'dan göçen araplar, torosların dağ köylerinden gelen yörükler, doğu illerinden göçen kürtler... yazlıklara ülkenin dört yanından gelen halkı saymıyorum bile! bu kültür karışımı, ilçesi tarsus gibi binlerce yıllık bir geçmişi olmasa da mersin'e kendi kültürünü yaratması için zemin hazırlıyor. başarabilir mi bilinmez, zaman gösterecek...

bilmem kaçıncı çayım da bitiyor... ve bu şehri sözcüklerle anla(t)maya ara verip, biraz da "siyah-beyaz"la anla(t)maya gidiyorum...

12.02.2010

(bu arada, başlıkta "çatısız" dememin sebebi binalarda güneşin etkisini azaltmak için (çatı soğuk kesimlerde görülür daha çok), çatı yerine dam yapılması. yüksek bir yerden bakınca yalnızca damlar ve deniz görülüyor)

muhabbetle.